Dondurma konusunda kendimden geçmiş durumdayım dostlarım.
Rüyamda bile, çocuğun birinin boğazına bıçak dayayıp, ''Bana dondurma almazsan boğazını keserim'' dediğimi biliyorum son zamanlarda. Bunda diyette olmamın ve yiyeceğim en az kalorili tatlının dondurma olmasının payı da yadsınamaz tabii.
Peki, hepsinde olduğu gibi ben yine bu şeyin nereden nasıl geldiğini merak ettim.
Temel olarak sıcak yaz günlerinde soğuk bir şeyler yiyip içme isteğiyle birlikte insanlarımız, bulundukları kentin yüksek dağlarında her daim var olan temiz karları yemesiyle başlamış canım dondurmamın serüveni. Sonradan bu karların üzerine pekmez, reçel şeker dökerek yemeye başlamışlar ve günümüz dondurmasına ilk adım da böylece atılmış.
Yine Çinliler
Evet dostlarım, her haltı yapan Çinli dostlarımız, bundan da geri kalmayarak, bildiğimiz ilk dondurmayı üretmişler. Dondurma konusunda, Çin'den Avrupa'ya uzanan yolun, Arap yarımadası üzerinden Sicilya'ya gittiğini ve İtalya'nın dondurma geleneğini Marco Polo'ya değil, buzlu şerbetlerini bu ülkeye getiren Araplara borçlu olduğunu iddia edenler var. Ancak temelde Marco Polo'nun bu görevi, başarıyla yerini getirdiğini söylemek mümkün.
Ardından Floransalı bir asilzade olan ( Catherine de Medici) Fransa Kralı II Henri ile evlendiğinde, kendi damak tadını aşçıları sayesinde ilk olarak Fransa'ya taşımış, oradan da bütün dünyaya yayılmasını sağlamış.
İyi ki de sağlamış canım Ketrin <3
Sen olmasaydın ben ne yapardım .
27 Nisan 2011 Çarşamba
Laf Salatası
Selamlar efendim,
Diyette olmam sebebiyle bu postum şu sıralar beni en çok ilgilendiren bir tat ile alakalı olacaktır.
Salatalar
Öncelikle nereden geldiği, ilk kimlerin yaptığı konusunda bir şeyler söylemek isterim. Bu konuda baya bir kitap karıştırdım ve sonuç olarak genelde 2 söylentinin olduğunu gördüm. İlk salatanın Fransa'da mı yoksa İtalya'da yapıldığı konusunda henüz kesin bir sonuca varılamamış. Ama çelişki olmayan bir şey var ki o da salatanın isminin nereden geldiği. İlk salatalar basit malzemeler ve bol tuzla yapıldığı için Latince tuzlanmış anlamına gelen ''Salad'' ismi uygun görülmüş bizim diyet listelerinin şahına. Yine o hepimizin bildiği ve ve Jül Sezar'la bir alakası vardır herhalde diye düşündüğümüz ''Sezar Salata'' da aslında zannettiğimiz gibi değil. Ceaser Cardini isimli Meksikalı bir restoran sahibinin artık malzemeleri değerlendirmek için ortaya çıkardığı bir çeşit. Ya da bizim ''İtalyan Salatası'' dediğimiz, mayonezli salamlı salatadan sevgili İtalyanların haberi ile yok. Ve yine İtalyan çıkışlı bildiğimiz ''Makarna Salatası'' da aslında Amerikalıların bir icadı.
Salatayı salata yapan bir başka şeyse bana kalırsa nar ekşisi. Biberona falan koyup verin, içeyim, öyle seviyorum. Yok tamam abarttım ama çok güzel yani. Şu diyet zamanı salatayı yenilebilir kılan nadide soslardan diyebiliriz.Aslına bakarsak biz Türklerin limon yağ tuz üçlemesine benim hiç sevmediğim -dürüst olucam nefret ettiğim- sirkeyi de eklemek mümkün. Ve bu konuda da Fransız kardeşlerimizin bir sözü geliyor hemen aklıma ''Zeytinyağını cömert, sirkeyi cimri, tuzunu da bilge biri koymalı salatanın''
( Ee limon nerede diye çok düşündüm dostlarım zamanında, yormayın kendinizi)
Salatanın ana malzemesinden bahsedelim biraz da. Kıvırcık, marul, göbek salata en yaygın olanları ülkemizde. Bir de şu son zamanlarda popülerleşen ''Lolorosso'' var tabi.
Bizim dilimize göbek salata olarak geçmiş olan , Kaliforniya kökenli bu salatanın asıl ismi ise Iceberg.
Bir de roka var- ki ben hiç sevmem- onu da coğrafya sebebiyle Türkiye, Yunanistan ve İtalya dışında pek bilen yok.
Aslına bakarsak evrensel yemek mitolojisinde salata ''dişi'' sayılır. Rengi beyazın ve yeşilin karışımı- özde- taze, dantelimsi, kibar ve nazik. Kırmızı yerine beyaz şarabı çağrıştırır.
Salataya eklenebilecek alternatif bir çok şey vardır aslında. Yanında sunduğunuz yemeğe göre sarımsak eklenebilir ve bu gerçekten salatanın bir yardımcı yemek olmaktan çıkmasını sağlayabilir. Ya da maydonoz ve dereotu da salatayı şenlendirebilecek güzel bir seçim olabilir.
Bir de ''Her boka maydonoz olmak'' diye bir deyim vardır ki , bizim her yemeği süslemek için kullandığımız yegane bitki maydonozun, sosyal yaşamdaki karşılığı daha net verilemezdi kanımca.
Annem her akşam yemekte ''Kızım salata da ye'' derdi ben küçükken ve salatanın en lezzetli yerinin sonda kalan o bütün tatların yağ, limon ve tuzla birleştiği yer olduğunu iddia ederdi. Evet kabul etmeliyim ki gerçekten de sonu en güzel yeri oluyor hep salatanın, tabii ki suyunu doğru düzgün süzdüyseniz sebzelerinizin ve dipte kalan sadece sos ve sebzelerinizin tadı olduysa.
Annem artık ''Kızım salataya da uzan'' demiyor. Mutasyona uğradık. Artık ''Kızım bir tek salatayla olmaz, şu kurufasülyeden de al azcık'' diyor.
Bense salata yedikçe hambuger ve patates kızartmalarını lapur lupur götürdüğüm günleri yad ederek ''Ne zorun vardı o kadar yiyecek? '' diye kendi kendime sayıklayıp duruyorum.
Saygılar efendim
Diyette olmam sebebiyle bu postum şu sıralar beni en çok ilgilendiren bir tat ile alakalı olacaktır.
Salatalar
Öncelikle nereden geldiği, ilk kimlerin yaptığı konusunda bir şeyler söylemek isterim. Bu konuda baya bir kitap karıştırdım ve sonuç olarak genelde 2 söylentinin olduğunu gördüm. İlk salatanın Fransa'da mı yoksa İtalya'da yapıldığı konusunda henüz kesin bir sonuca varılamamış. Ama çelişki olmayan bir şey var ki o da salatanın isminin nereden geldiği. İlk salatalar basit malzemeler ve bol tuzla yapıldığı için Latince tuzlanmış anlamına gelen ''Salad'' ismi uygun görülmüş bizim diyet listelerinin şahına. Yine o hepimizin bildiği ve ve Jül Sezar'la bir alakası vardır herhalde diye düşündüğümüz ''Sezar Salata'' da aslında zannettiğimiz gibi değil. Ceaser Cardini isimli Meksikalı bir restoran sahibinin artık malzemeleri değerlendirmek için ortaya çıkardığı bir çeşit. Ya da bizim ''İtalyan Salatası'' dediğimiz, mayonezli salamlı salatadan sevgili İtalyanların haberi ile yok. Ve yine İtalyan çıkışlı bildiğimiz ''Makarna Salatası'' da aslında Amerikalıların bir icadı.
Salatayı salata yapan bir başka şeyse bana kalırsa nar ekşisi. Biberona falan koyup verin, içeyim, öyle seviyorum. Yok tamam abarttım ama çok güzel yani. Şu diyet zamanı salatayı yenilebilir kılan nadide soslardan diyebiliriz.Aslına bakarsak biz Türklerin limon yağ tuz üçlemesine benim hiç sevmediğim -dürüst olucam nefret ettiğim- sirkeyi de eklemek mümkün. Ve bu konuda da Fransız kardeşlerimizin bir sözü geliyor hemen aklıma ''Zeytinyağını cömert, sirkeyi cimri, tuzunu da bilge biri koymalı salatanın''
( Ee limon nerede diye çok düşündüm dostlarım zamanında, yormayın kendinizi)
Salatanın ana malzemesinden bahsedelim biraz da. Kıvırcık, marul, göbek salata en yaygın olanları ülkemizde. Bir de şu son zamanlarda popülerleşen ''Lolorosso'' var tabi.
Bizim dilimize göbek salata olarak geçmiş olan , Kaliforniya kökenli bu salatanın asıl ismi ise Iceberg.
Bir de roka var- ki ben hiç sevmem- onu da coğrafya sebebiyle Türkiye, Yunanistan ve İtalya dışında pek bilen yok.
Aslına bakarsak evrensel yemek mitolojisinde salata ''dişi'' sayılır. Rengi beyazın ve yeşilin karışımı- özde- taze, dantelimsi, kibar ve nazik. Kırmızı yerine beyaz şarabı çağrıştırır.
Salataya eklenebilecek alternatif bir çok şey vardır aslında. Yanında sunduğunuz yemeğe göre sarımsak eklenebilir ve bu gerçekten salatanın bir yardımcı yemek olmaktan çıkmasını sağlayabilir. Ya da maydonoz ve dereotu da salatayı şenlendirebilecek güzel bir seçim olabilir.
Bir de ''Her boka maydonoz olmak'' diye bir deyim vardır ki , bizim her yemeği süslemek için kullandığımız yegane bitki maydonozun, sosyal yaşamdaki karşılığı daha net verilemezdi kanımca.
Annem her akşam yemekte ''Kızım salata da ye'' derdi ben küçükken ve salatanın en lezzetli yerinin sonda kalan o bütün tatların yağ, limon ve tuzla birleştiği yer olduğunu iddia ederdi. Evet kabul etmeliyim ki gerçekten de sonu en güzel yeri oluyor hep salatanın, tabii ki suyunu doğru düzgün süzdüyseniz sebzelerinizin ve dipte kalan sadece sos ve sebzelerinizin tadı olduysa.
Annem artık ''Kızım salataya da uzan'' demiyor. Mutasyona uğradık. Artık ''Kızım bir tek salatayla olmaz, şu kurufasülyeden de al azcık'' diyor.
Bense salata yedikçe hambuger ve patates kızartmalarını lapur lupur götürdüğüm günleri yad ederek ''Ne zorun vardı o kadar yiyecek? '' diye kendi kendime sayıklayıp duruyorum.
Saygılar efendim
3 Nisan 2011 Pazar
Çikolata üzerine
Çikolata sarılmak gibidir benim gözümde, en ihtiyacın olduğunda nasıl alır içindeki endişeyi korkuyu içten bir sarılma, çikolata da öyle etkili işte . Hangimizin aklına gelmez ki en moralimizin bozuk olduğu zamanda alıp Nutella kavanozunu, en depresif şarkıyla yatağa gömülmek. En can dostun o an telefonda seni teselli etmeye çalışan arkadaşın değil de çikolata olur bi anda. Yargılamaz seni, sadece mutlu etmeye odaklanır. Sormaz sen hüngür hüngür ağlarken ''Nooldu, hadi anlatsana'' diye. Kavanoza sarılıp uyumak istediğin bile olabilir...
Sarılmaksa bir insana verilebilecek en güzel hediyedir benim gözümde, içten olduğu sürece...
Bu yüzden bu aralar sık sık sarılıyorum sevdiklerime, çünkü bir insana beden dilinizle, onu ne kadar sevdiğinizi belli edebilecek başka bir şey olduğuna inanmıyorum henüz.
Sevgiler
Sarılmaksa bir insana verilebilecek en güzel hediyedir benim gözümde, içten olduğu sürece...
Bu yüzden bu aralar sık sık sarılıyorum sevdiklerime, çünkü bir insana beden dilinizle, onu ne kadar sevdiğinizi belli edebilecek başka bir şey olduğuna inanmıyorum henüz.
Sevgiler
27 Ocak 2011 Perşembe
Ayşe Tüter'e Saygılarımla (:
Merhabalar efendim,
Bu sefer ki yazımda yemekle ilgili yararlanabileceğiniz ne gibi kaynaklar var, nereye giderseniz ne öğrenirsin? Bunlardan bahsedeceğim. D&R'a gidip elinde Ayşe Tüter'in dergisiyle çıkmak istemeyenlerin nerelere bakması gerektiği konusunda biraz olsun bir şeyler söyleyeceğim (:
Öncelikle bloglardan bahsedelim. Benim özellikle çok severek takip ettiğim ve dünya çapında da oldukça bilinen, büyük başarılar elde etmiş bir blog hakkında bi kaç şey söylemek isterim. http://cafefernando.com Yalnızca yemek tariflerini bulmadığınız, yazılarını muhteşem görsellerle süsleyen, tarifini verdiği yemek hakkında sizinle güzel güzel sohbet eden ve dünyadan da yemekle alakalı haberlerden sizi mahrum bırakmayan oldukça başarılı bir blog. The Times gazetesinde dünyanın en iyi 50 yemek blogu arasına girmiş, 2008'de Altın Örümcek En İyi Blog Ödüllerinde 1.'liği kapmıştır. En son olarak da Saveur dergisinde ''Yılın En İyi Yemek Odaklı Seyahat Blogu'' seçilmiştir. Bu kadar ödül bu kadar başarı da boşu boşuna değil emin olabilirsiniz. Bir göz atarsanız bu kadar övmemin yersiz olmadığını siz de farkedeceksiniz. Özellikle Devil's food Cake yazısına bakmanızı şiddetle tavsiye ederim (:
İkinci olarak http://facefoodbento.blogspot.com/'dan biraz bahsetmek isterim. Bu blogda en çok ilginizi çeken şey kullanılan görseller oluyor. Öyle ilginç yemek görsellerine rastlıyorsunuz ki, neyin ne olduğunu okuyayım derken bir de bakmışsınız 3 saat geçmiş bile. İlk sayfada rastladığınız Dragonfish Centerpiece isimli balık da bir yemek için sunumun ve görselliğin ne denli mühim olduğunu bize gösteriyor. 2. sırada oyuncak sushi görünümlü yiyeceklerin nasıl yapıldığına dair tarif veriliyor fakat ihtiyacımız olacak şeyler; blogun yabancı olmasından, ''Öğle yemeğinizde 132 gram yabanmersiniyle 58 gram yoğurt ideal olacaktır. '' diyen diyetisyen misali , bulunması biraz zor şeyler oluyor. Ama verilen tarifleri yapamayacak olsak bile o görseller için bir göz atmaya değer (:
Bloglar arasında son olarak bahsedeceğim de http://afiyetbalseker.blogspot.com/. Bay Afiyet ve Bayan Bal Şeker ismiyle rastlayacağınız bu blog; daha çok gezip gördükleri yerlerdeki doğal, lezzetli, kaliteli yemek yapan mekanlardan bahsediyor. 10 sayfalık makale havasına girmeden oldukça akıcı ve dikkat çekici bir biçimde yeni yerleri anlatan bu blog her akşam evin 50 metre ilerisindeki cafeye, bara gitmekten sıkılmışlar için birebir (:
Bunların dışında yemekle ilgili göz atabileceğiniz bikaç site daha var ama aradığınız şeyi bulma olasılığınızın en yüksek olduğu yer http://www.gurmerehberi.com .Biraz daha Cordon Bleu havasında, yemek pişirmekten çok ne yapıp ne yediğini bilmen konusunda yardımcı, genel kültüre büyük katkısı olan oldukça yararlı bir site. Bence (: Özellikle ''Yemek kültürü'' sekmesinin altındaki ''Bilinmeyen Tatlar'' bölümünün en çok ilgimi çeken yer olduğunu söyleyebilirim.
Yazılı basında da başvurabileceğiniz en iyi iki kaynak Gastronomi ve Food&Travel. Gastronomi; yazılı basın günden güne popülaritesini yitirirken; hedef kitlesine ilk elden ulaşan oldukça başarılı bir dergi. Food&Travel ise biraz daha gezip görelim konseptiyle biçimlenmiş yeni yerler yeni tatlar deneyelim fikrindeki insanlara hitap eden profesyonel olmasa da magazin dergisi okumaktan size daha çok şey katabilecek bir kaynak.
Kitap olarak benim için bir numaralı yemek kültürü kitabı belki de hocam olması sebebiyle Murat Belge'nin ''Tarih Boyunca Yemek Kültürü'' isimli kitabı. Tekrar tekrar okuduğum ve her defasında kaçırdığım bir şeyler olduğunu farkedip yeni bir şeyler yakaladığım 0 tarif %100 bilgi mantığında ilerleyen çok güzel bir kitap. Tabi ki popüler kültürün bize empoze ettiği Jamie Oliver tadındaki kitaplardan biraz daha farklı olduğunu kabul etmek gerekir.
Julie&Julia ise bu konuda izleyebileceğiniz ''bence'' en güzel film. Julia isimli bir aşçıdan esinlenerek kendi tariflerini yapıp blog yazmaya başlayan Julie isimli bir kadını anlatıyor. Hiç sıkılmadan izleyebileceğiniz ve bittikten sonra mutfağa gidip yemek ''yaratmaya'' kalkışacağınız, esin kaynağı olabilecek (!) bir film (: İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
İşte böyle sevgili dostlarım kısaca bile olsa yemekle ilgili başvurabileceğiniz ve güzel vakit geçirebileceğiniz bikaç kaynaktan bahsetmeye çalıştım. Umarım işinize yarayacak bir şeyler söyleyebilmişimdir.
Afiyetle kalın...
Ne yediğinizi öğrenmeyi unutmayın...
3 Ocak 2011 Pazartesi
Abla, gelirken fon kartonu almayı unutma .
Tamamen içimden gelenleri yazmak istedim bu sefer. Bilmiyorum bağlanır mı yemeğe ama umrumda değil. Şuan kulaklığımdaki müzik çok güzel. Regina Spektor- The Call. Bir de Hero var ki ... Etrafımdaki insanlar da öyle, bulunduğum yerden o kadar memnunum ki hayatımda ilk defa işten çıkmak için dakika saymıyorum. Burada mutluyum ben, herkes mutlu, çünkü çıkar olmadan da insanların sevilebileceğini öğrendim. Çıkar olmadan da sevilebildiğimi öğrendim desem daha doğru. Ve eğleniyorum burada, sürekli şarkı söyleyesim var bu aralar... Yürürken sesimin güzelliğine (!) rağmen bağıra bağıra şarkı söyleyebiliyorum. Kardeşimi seviyorum çünkü ona aşığım. Uyurken saatlerce onu izliyorum ve heyecanlanıyorum. Söz vermiştik birbirimize büyüyünce evlenmeyeceğiz kimseyle beraber yaşlanacağız diye. Beraber uyuyoruz. Beni sevdiğini o kadar derinden hissediyorum ki kardeşimin, sürekli sarılıp öpüyor mesela, bu öpmekten ve öpülmekten nefret eden birisi için çok özel bişiy. Sonra beni en kolay ağlatabilen düşünce; kardeşimin hayatımdan çıkması. Sabahları beni öperek uyandırıyor, böyle bir mutluluk var mı? Sonra sırdaşız. 10 yaşındaki biriyle sırdaş olmak mükemmel, dürüstçe söylüyor herşeyi. Beraber yaptığımız ödevlerim bile var. Heyecanlı ve hevesli. Beni hayata bu kadar bağlayan başka birşey olabilir mi diye düşünüyorum. Emir'e sarılıp ağlamak dünyanın en güzel şeyi . Çünkü o dünyanın en mükemmel çocuğu, sizi avutuyor. ''Abla nolur ağlama'' demesi bile daha fazla ağlamam için yeterli. Bu duyguyu biliyor musunuz? Mutlu olmak çok mühim bişey, hayatımdaki herşeyden ve herkesten mutluyum. Okulumu, işimi, ailemi, sevgilimi herbişeyi seviyorum ama en çok kardeşimi seviyorum ve bu akşam benden profiterol istedi. O'na profiterol alacağım diye bile heyecanlanabiliyorum ...
16 Aralık 2010 Perşembe
Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane...
Selamlar efendim;
İngilizceye kafayı takmış durumdayım. Anlıyorum ama konuşamıyorum klişesinin biraz ilerisinde sayılabilirim. Fakat bu iş pratik olmadan yani gidip bir yurt dışı görmeden olmuyor dostlarım, ben de en yakın arkadaşlarımdan biriyle gittim bir work and travel şirketine kayıt oldum. Fakat oraya gitmeden önce azcık kendimi alıştırmam lazım ki orada şappadanak kalmayayım. Ben de hemencecik yabancı arkadaşlar edinmeye karar verdim.
Günlerden bir gün dersten çıktım, elimde gazetem şööyle sıcacık bi köşe arıyorum Santral'de. Çıktım So Cafe'nin üst katına, bir kız 3'er kişilik karşılıklı koltukta tek başına oturuyor. ''Oturabilir miyim?'' dedim. ''Sure'' dedi. Aha dedim Erasmus Öğrencisi (: Gittim karşısına oturdum. Dedim ki '' Türkçe öğrenmek ister misin?'' Bekliyorum ki ''Aa evet '' falan gibi bi cevap versin. ''Ben zaten Türkçe dersi alıyorum ki '' dedi. Bi an duraksadım, sonra ''Canım benim bu dil işi pratik yapmadan olmaz gel ben sana Türkçe pratikte yardımcı olim, sen de bana İngilizce pratikte'' , onun da kafasına yattı bu fikir, önce telefon numaralarımızı aldık sonra facebook'tan ekledik birbirimizi ve uzun uğraşlar sonucu ortak bi boş vakit bulup buluşabildik. Kız Hollanda'lardan buraya gelmiş gidip Burger King yenmez, ben de mantı tavsiye ettim ama pek aç olmadığımız için atıştırmalık gözleme yedik. Ardından dedim ki ''Hiç Türk Kahvesi denedin mi?'' ''Hayır'' diyince şaşırdım, ''Buraya gelip Türk Kahvesi denemeden gitmek olmaz'' dedim . Gittik Taksim'deki Ada Cafe'ye. Bilenleriniz vardır mutlaka, Tünel'e doğru inerken sağda kalan koskocaman bir restoran/cafe. Bir tarafı tamamen kitaplarla doldurulmuş süper bir yer. Gittik kahvemizi söyledik, dedim ''Hem fal bakmayı da denerim sana'' Baya ilgisini çekti. Başladık kahvelerimiz beklemeye.
Geçtiğimiz yazılarda da söylediğim gibi baya uzun bir süre Starbucks'ta çalıştım. O yüzden kahveyle ilgili iyi kötü bir şeyler biliyorum. İlk kahveler hepimizin de bildiği gibi Yemen'den getirilmiş. Yemen'de kahve uzun zikir geceleri için uyarıcı olarak kullanılıyormuş. Sonra 1550'li yıllarda iki Suriyeli tüccar tarafından (Bu bir efsane, birçok farklı fikir var bununla ilgili) Osmanlı'ya gelen kahve, ilk kahvehanenin de açılmasıyla kültürümüzün önemli bir parçası olmaya ilk adımını atmış oluyor. Türkler tarafından göğüm ve cezvelerde hazırlanarak yeni bir tat elde etmesiyle de Türk Kahvesi adını alıyoor. Demin bahsettiğim ilk kahvehane Tahtakale'de açıldıktan sonra hızla yayılmaya başlıyor.
'' Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane'' lafı gerçeği yansıtsa da şöyle güzel bir muhabbetin yanında bol köpüklü bir Türk kahvesine kolay kolay hiçbirimizin hayır diyemeyeceğini biliriz. Ben de bu güzel geleneğimizi Hollanda'lı arkadaşım Iva'ya tattırdıktan ve sallamasyon bir de fal bakıp tesadüfen doğru şeyler söyledikten sonra kalktık. Şimdiyse sırada aç bi şekilde annemin yanına gidip Iva'ya sarma ve mantı tattırmak var. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler, biz de sevgili Erasmus arkadaşımla umuyoruz ki kırk yıl sürebilecek bir dostluğun ilk adımını atmışızdır.
Sevgiyle ve afiyetle kalın dostlarım (:
İngilizceye kafayı takmış durumdayım. Anlıyorum ama konuşamıyorum klişesinin biraz ilerisinde sayılabilirim. Fakat bu iş pratik olmadan yani gidip bir yurt dışı görmeden olmuyor dostlarım, ben de en yakın arkadaşlarımdan biriyle gittim bir work and travel şirketine kayıt oldum. Fakat oraya gitmeden önce azcık kendimi alıştırmam lazım ki orada şappadanak kalmayayım. Ben de hemencecik yabancı arkadaşlar edinmeye karar verdim.
Günlerden bir gün dersten çıktım, elimde gazetem şööyle sıcacık bi köşe arıyorum Santral'de. Çıktım So Cafe'nin üst katına, bir kız 3'er kişilik karşılıklı koltukta tek başına oturuyor. ''Oturabilir miyim?'' dedim. ''Sure'' dedi. Aha dedim Erasmus Öğrencisi (: Gittim karşısına oturdum. Dedim ki '' Türkçe öğrenmek ister misin?'' Bekliyorum ki ''Aa evet '' falan gibi bi cevap versin. ''Ben zaten Türkçe dersi alıyorum ki '' dedi. Bi an duraksadım, sonra ''Canım benim bu dil işi pratik yapmadan olmaz gel ben sana Türkçe pratikte yardımcı olim, sen de bana İngilizce pratikte'' , onun da kafasına yattı bu fikir, önce telefon numaralarımızı aldık sonra facebook'tan ekledik birbirimizi ve uzun uğraşlar sonucu ortak bi boş vakit bulup buluşabildik. Kız Hollanda'lardan buraya gelmiş gidip Burger King yenmez, ben de mantı tavsiye ettim ama pek aç olmadığımız için atıştırmalık gözleme yedik. Ardından dedim ki ''Hiç Türk Kahvesi denedin mi?'' ''Hayır'' diyince şaşırdım, ''Buraya gelip Türk Kahvesi denemeden gitmek olmaz'' dedim . Gittik Taksim'deki Ada Cafe'ye. Bilenleriniz vardır mutlaka, Tünel'e doğru inerken sağda kalan koskocaman bir restoran/cafe. Bir tarafı tamamen kitaplarla doldurulmuş süper bir yer. Gittik kahvemizi söyledik, dedim ''Hem fal bakmayı da denerim sana'' Baya ilgisini çekti. Başladık kahvelerimiz beklemeye.
Geçtiğimiz yazılarda da söylediğim gibi baya uzun bir süre Starbucks'ta çalıştım. O yüzden kahveyle ilgili iyi kötü bir şeyler biliyorum. İlk kahveler hepimizin de bildiği gibi Yemen'den getirilmiş. Yemen'de kahve uzun zikir geceleri için uyarıcı olarak kullanılıyormuş. Sonra 1550'li yıllarda iki Suriyeli tüccar tarafından (Bu bir efsane, birçok farklı fikir var bununla ilgili) Osmanlı'ya gelen kahve, ilk kahvehanenin de açılmasıyla kültürümüzün önemli bir parçası olmaya ilk adımını atmış oluyor. Türkler tarafından göğüm ve cezvelerde hazırlanarak yeni bir tat elde etmesiyle de Türk Kahvesi adını alıyoor. Demin bahsettiğim ilk kahvehane Tahtakale'de açıldıktan sonra hızla yayılmaya başlıyor.
'' Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane'' lafı gerçeği yansıtsa da şöyle güzel bir muhabbetin yanında bol köpüklü bir Türk kahvesine kolay kolay hiçbirimizin hayır diyemeyeceğini biliriz. Ben de bu güzel geleneğimizi Hollanda'lı arkadaşım Iva'ya tattırdıktan ve sallamasyon bir de fal bakıp tesadüfen doğru şeyler söyledikten sonra kalktık. Şimdiyse sırada aç bi şekilde annemin yanına gidip Iva'ya sarma ve mantı tattırmak var. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler, biz de sevgili Erasmus arkadaşımla umuyoruz ki kırk yıl sürebilecek bir dostluğun ilk adımını atmışızdır.
Sevgiyle ve afiyetle kalın dostlarım (:
14 Aralık 2010 Salı
Cook with Passion
Yemeği bu kadar çok sevmem her zaman arkadaşlar ve aile arasında dalga konusu olmuştur (: Fakat benim asıl anlatmak istediğim , ben sadece yemek yemeyi değil, yemek yapmayı, yemek kültürünü öğrenmeyi, farklı lezzetler denemeyi, yemekle ilgili şeyler okumayı seviyorum. Ben gidip bir moda dergisi almaktan haz duymuyorum, Food&travel daha ilgi çekici geliyo bana ya da dans kursuna yazılmak istemiyorum, en büyük ideallerimden biri MSA diploması alabilmek. Ben bu okuldan mezun olduğumda yapacağım işin kıyısından köşesinden yemek denemekle, yemek öğrenmekle alakalı olmasını istiyorum. Murat Belge'nin kitabını okurken dünyayla ilişkim kesiliyor adeta. Her ne kadar ''Yemek yapmak kadınlara bırakılamayacak kadar mühim bir iştir'' dese de ben yine de gün gelicek ve onun fikrini değiştirebileceğime inanıyorum. Çok yemek değil kaliteli yemek önemli olan.
İnsanlar aç, Afrika'da bir parça ekmek için mücadele eden insanları görüyoruz. Ya da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun leşini bekleyen akbabayı çektikten sonra intihar eden fotoğrafçıyı. Bunları düşündükçe bir tarafımız içten içe, kimseye bahsedemediği bir vicdan azabı duyuyor elbet fakat eğer ki yapabileceğimiz bir şey varsa ve biz yapmıyorsak o zaman o vicdan azabını hak ediyoruz demektir.
Herkes farklı bir şeyle mutlu olur. Bense en temel ihtiyaçlarımızdan birisinin en büyük mutluluğum olduğunu keşfettim. Bu konuda ne kadar farklı şey yaparsam ve ne kadar geliştirebilirsem kendimi o kadar zevk alacağım yaşamdan.Yiyin ama sadece yemekle kalmayın yediğinizi keşfedin...
Afiyetle kalın...
İnsanlar aç, Afrika'da bir parça ekmek için mücadele eden insanları görüyoruz. Ya da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun leşini bekleyen akbabayı çektikten sonra intihar eden fotoğrafçıyı. Bunları düşündükçe bir tarafımız içten içe, kimseye bahsedemediği bir vicdan azabı duyuyor elbet fakat eğer ki yapabileceğimiz bir şey varsa ve biz yapmıyorsak o zaman o vicdan azabını hak ediyoruz demektir.
Herkes farklı bir şeyle mutlu olur. Bense en temel ihtiyaçlarımızdan birisinin en büyük mutluluğum olduğunu keşfettim. Bu konuda ne kadar farklı şey yaparsam ve ne kadar geliştirebilirsem kendimi o kadar zevk alacağım yaşamdan.Yiyin ama sadece yemekle kalmayın yediğinizi keşfedin...
Afiyetle kalın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







