Çikolata sarılmak gibidir benim gözümde, en ihtiyacın olduğunda nasıl alır içindeki endişeyi korkuyu içten bir sarılma, çikolata da öyle etkili işte . Hangimizin aklına gelmez ki en moralimizin bozuk olduğu zamanda alıp Nutella kavanozunu, en depresif şarkıyla yatağa gömülmek. En can dostun o an telefonda seni teselli etmeye çalışan arkadaşın değil de çikolata olur bi anda. Yargılamaz seni, sadece mutlu etmeye odaklanır. Sormaz sen hüngür hüngür ağlarken ''Nooldu, hadi anlatsana'' diye. Kavanoza sarılıp uyumak istediğin bile olabilir...
Sarılmaksa bir insana verilebilecek en güzel hediyedir benim gözümde, içten olduğu sürece...
Bu yüzden bu aralar sık sık sarılıyorum sevdiklerime, çünkü bir insana beden dilinizle, onu ne kadar sevdiğinizi belli edebilecek başka bir şey olduğuna inanmıyorum henüz.
Sevgiler
3 Nisan 2011 Pazar
27 Ocak 2011 Perşembe
Ayşe Tüter'e Saygılarımla (:
Merhabalar efendim,
Bu sefer ki yazımda yemekle ilgili yararlanabileceğiniz ne gibi kaynaklar var, nereye giderseniz ne öğrenirsin? Bunlardan bahsedeceğim. D&R'a gidip elinde Ayşe Tüter'in dergisiyle çıkmak istemeyenlerin nerelere bakması gerektiği konusunda biraz olsun bir şeyler söyleyeceğim (:
Öncelikle bloglardan bahsedelim. Benim özellikle çok severek takip ettiğim ve dünya çapında da oldukça bilinen, büyük başarılar elde etmiş bir blog hakkında bi kaç şey söylemek isterim. http://cafefernando.com Yalnızca yemek tariflerini bulmadığınız, yazılarını muhteşem görsellerle süsleyen, tarifini verdiği yemek hakkında sizinle güzel güzel sohbet eden ve dünyadan da yemekle alakalı haberlerden sizi mahrum bırakmayan oldukça başarılı bir blog. The Times gazetesinde dünyanın en iyi 50 yemek blogu arasına girmiş, 2008'de Altın Örümcek En İyi Blog Ödüllerinde 1.'liği kapmıştır. En son olarak da Saveur dergisinde ''Yılın En İyi Yemek Odaklı Seyahat Blogu'' seçilmiştir. Bu kadar ödül bu kadar başarı da boşu boşuna değil emin olabilirsiniz. Bir göz atarsanız bu kadar övmemin yersiz olmadığını siz de farkedeceksiniz. Özellikle Devil's food Cake yazısına bakmanızı şiddetle tavsiye ederim (:
İkinci olarak http://facefoodbento.blogspot.com/'dan biraz bahsetmek isterim. Bu blogda en çok ilginizi çeken şey kullanılan görseller oluyor. Öyle ilginç yemek görsellerine rastlıyorsunuz ki, neyin ne olduğunu okuyayım derken bir de bakmışsınız 3 saat geçmiş bile. İlk sayfada rastladığınız Dragonfish Centerpiece isimli balık da bir yemek için sunumun ve görselliğin ne denli mühim olduğunu bize gösteriyor. 2. sırada oyuncak sushi görünümlü yiyeceklerin nasıl yapıldığına dair tarif veriliyor fakat ihtiyacımız olacak şeyler; blogun yabancı olmasından, ''Öğle yemeğinizde 132 gram yabanmersiniyle 58 gram yoğurt ideal olacaktır. '' diyen diyetisyen misali , bulunması biraz zor şeyler oluyor. Ama verilen tarifleri yapamayacak olsak bile o görseller için bir göz atmaya değer (:
Bloglar arasında son olarak bahsedeceğim de http://afiyetbalseker.blogspot.com/. Bay Afiyet ve Bayan Bal Şeker ismiyle rastlayacağınız bu blog; daha çok gezip gördükleri yerlerdeki doğal, lezzetli, kaliteli yemek yapan mekanlardan bahsediyor. 10 sayfalık makale havasına girmeden oldukça akıcı ve dikkat çekici bir biçimde yeni yerleri anlatan bu blog her akşam evin 50 metre ilerisindeki cafeye, bara gitmekten sıkılmışlar için birebir (:
Bunların dışında yemekle ilgili göz atabileceğiniz bikaç site daha var ama aradığınız şeyi bulma olasılığınızın en yüksek olduğu yer http://www.gurmerehberi.com .Biraz daha Cordon Bleu havasında, yemek pişirmekten çok ne yapıp ne yediğini bilmen konusunda yardımcı, genel kültüre büyük katkısı olan oldukça yararlı bir site. Bence (: Özellikle ''Yemek kültürü'' sekmesinin altındaki ''Bilinmeyen Tatlar'' bölümünün en çok ilgimi çeken yer olduğunu söyleyebilirim.
Yazılı basında da başvurabileceğiniz en iyi iki kaynak Gastronomi ve Food&Travel. Gastronomi; yazılı basın günden güne popülaritesini yitirirken; hedef kitlesine ilk elden ulaşan oldukça başarılı bir dergi. Food&Travel ise biraz daha gezip görelim konseptiyle biçimlenmiş yeni yerler yeni tatlar deneyelim fikrindeki insanlara hitap eden profesyonel olmasa da magazin dergisi okumaktan size daha çok şey katabilecek bir kaynak.
Kitap olarak benim için bir numaralı yemek kültürü kitabı belki de hocam olması sebebiyle Murat Belge'nin ''Tarih Boyunca Yemek Kültürü'' isimli kitabı. Tekrar tekrar okuduğum ve her defasında kaçırdığım bir şeyler olduğunu farkedip yeni bir şeyler yakaladığım 0 tarif %100 bilgi mantığında ilerleyen çok güzel bir kitap. Tabi ki popüler kültürün bize empoze ettiği Jamie Oliver tadındaki kitaplardan biraz daha farklı olduğunu kabul etmek gerekir.
Julie&Julia ise bu konuda izleyebileceğiniz ''bence'' en güzel film. Julia isimli bir aşçıdan esinlenerek kendi tariflerini yapıp blog yazmaya başlayan Julie isimli bir kadını anlatıyor. Hiç sıkılmadan izleyebileceğiniz ve bittikten sonra mutfağa gidip yemek ''yaratmaya'' kalkışacağınız, esin kaynağı olabilecek (!) bir film (: İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
İşte böyle sevgili dostlarım kısaca bile olsa yemekle ilgili başvurabileceğiniz ve güzel vakit geçirebileceğiniz bikaç kaynaktan bahsetmeye çalıştım. Umarım işinize yarayacak bir şeyler söyleyebilmişimdir.
Afiyetle kalın...
Ne yediğinizi öğrenmeyi unutmayın...
3 Ocak 2011 Pazartesi
Abla, gelirken fon kartonu almayı unutma .
Tamamen içimden gelenleri yazmak istedim bu sefer. Bilmiyorum bağlanır mı yemeğe ama umrumda değil. Şuan kulaklığımdaki müzik çok güzel. Regina Spektor- The Call. Bir de Hero var ki ... Etrafımdaki insanlar da öyle, bulunduğum yerden o kadar memnunum ki hayatımda ilk defa işten çıkmak için dakika saymıyorum. Burada mutluyum ben, herkes mutlu, çünkü çıkar olmadan da insanların sevilebileceğini öğrendim. Çıkar olmadan da sevilebildiğimi öğrendim desem daha doğru. Ve eğleniyorum burada, sürekli şarkı söyleyesim var bu aralar... Yürürken sesimin güzelliğine (!) rağmen bağıra bağıra şarkı söyleyebiliyorum. Kardeşimi seviyorum çünkü ona aşığım. Uyurken saatlerce onu izliyorum ve heyecanlanıyorum. Söz vermiştik birbirimize büyüyünce evlenmeyeceğiz kimseyle beraber yaşlanacağız diye. Beraber uyuyoruz. Beni sevdiğini o kadar derinden hissediyorum ki kardeşimin, sürekli sarılıp öpüyor mesela, bu öpmekten ve öpülmekten nefret eden birisi için çok özel bişiy. Sonra beni en kolay ağlatabilen düşünce; kardeşimin hayatımdan çıkması. Sabahları beni öperek uyandırıyor, böyle bir mutluluk var mı? Sonra sırdaşız. 10 yaşındaki biriyle sırdaş olmak mükemmel, dürüstçe söylüyor herşeyi. Beraber yaptığımız ödevlerim bile var. Heyecanlı ve hevesli. Beni hayata bu kadar bağlayan başka birşey olabilir mi diye düşünüyorum. Emir'e sarılıp ağlamak dünyanın en güzel şeyi . Çünkü o dünyanın en mükemmel çocuğu, sizi avutuyor. ''Abla nolur ağlama'' demesi bile daha fazla ağlamam için yeterli. Bu duyguyu biliyor musunuz? Mutlu olmak çok mühim bişey, hayatımdaki herşeyden ve herkesten mutluyum. Okulumu, işimi, ailemi, sevgilimi herbişeyi seviyorum ama en çok kardeşimi seviyorum ve bu akşam benden profiterol istedi. O'na profiterol alacağım diye bile heyecanlanabiliyorum ...
16 Aralık 2010 Perşembe
Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane...
Selamlar efendim;
İngilizceye kafayı takmış durumdayım. Anlıyorum ama konuşamıyorum klişesinin biraz ilerisinde sayılabilirim. Fakat bu iş pratik olmadan yani gidip bir yurt dışı görmeden olmuyor dostlarım, ben de en yakın arkadaşlarımdan biriyle gittim bir work and travel şirketine kayıt oldum. Fakat oraya gitmeden önce azcık kendimi alıştırmam lazım ki orada şappadanak kalmayayım. Ben de hemencecik yabancı arkadaşlar edinmeye karar verdim.
Günlerden bir gün dersten çıktım, elimde gazetem şööyle sıcacık bi köşe arıyorum Santral'de. Çıktım So Cafe'nin üst katına, bir kız 3'er kişilik karşılıklı koltukta tek başına oturuyor. ''Oturabilir miyim?'' dedim. ''Sure'' dedi. Aha dedim Erasmus Öğrencisi (: Gittim karşısına oturdum. Dedim ki '' Türkçe öğrenmek ister misin?'' Bekliyorum ki ''Aa evet '' falan gibi bi cevap versin. ''Ben zaten Türkçe dersi alıyorum ki '' dedi. Bi an duraksadım, sonra ''Canım benim bu dil işi pratik yapmadan olmaz gel ben sana Türkçe pratikte yardımcı olim, sen de bana İngilizce pratikte'' , onun da kafasına yattı bu fikir, önce telefon numaralarımızı aldık sonra facebook'tan ekledik birbirimizi ve uzun uğraşlar sonucu ortak bi boş vakit bulup buluşabildik. Kız Hollanda'lardan buraya gelmiş gidip Burger King yenmez, ben de mantı tavsiye ettim ama pek aç olmadığımız için atıştırmalık gözleme yedik. Ardından dedim ki ''Hiç Türk Kahvesi denedin mi?'' ''Hayır'' diyince şaşırdım, ''Buraya gelip Türk Kahvesi denemeden gitmek olmaz'' dedim . Gittik Taksim'deki Ada Cafe'ye. Bilenleriniz vardır mutlaka, Tünel'e doğru inerken sağda kalan koskocaman bir restoran/cafe. Bir tarafı tamamen kitaplarla doldurulmuş süper bir yer. Gittik kahvemizi söyledik, dedim ''Hem fal bakmayı da denerim sana'' Baya ilgisini çekti. Başladık kahvelerimiz beklemeye.
Geçtiğimiz yazılarda da söylediğim gibi baya uzun bir süre Starbucks'ta çalıştım. O yüzden kahveyle ilgili iyi kötü bir şeyler biliyorum. İlk kahveler hepimizin de bildiği gibi Yemen'den getirilmiş. Yemen'de kahve uzun zikir geceleri için uyarıcı olarak kullanılıyormuş. Sonra 1550'li yıllarda iki Suriyeli tüccar tarafından (Bu bir efsane, birçok farklı fikir var bununla ilgili) Osmanlı'ya gelen kahve, ilk kahvehanenin de açılmasıyla kültürümüzün önemli bir parçası olmaya ilk adımını atmış oluyor. Türkler tarafından göğüm ve cezvelerde hazırlanarak yeni bir tat elde etmesiyle de Türk Kahvesi adını alıyoor. Demin bahsettiğim ilk kahvehane Tahtakale'de açıldıktan sonra hızla yayılmaya başlıyor.
'' Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane'' lafı gerçeği yansıtsa da şöyle güzel bir muhabbetin yanında bol köpüklü bir Türk kahvesine kolay kolay hiçbirimizin hayır diyemeyeceğini biliriz. Ben de bu güzel geleneğimizi Hollanda'lı arkadaşım Iva'ya tattırdıktan ve sallamasyon bir de fal bakıp tesadüfen doğru şeyler söyledikten sonra kalktık. Şimdiyse sırada aç bi şekilde annemin yanına gidip Iva'ya sarma ve mantı tattırmak var. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler, biz de sevgili Erasmus arkadaşımla umuyoruz ki kırk yıl sürebilecek bir dostluğun ilk adımını atmışızdır.
Sevgiyle ve afiyetle kalın dostlarım (:
İngilizceye kafayı takmış durumdayım. Anlıyorum ama konuşamıyorum klişesinin biraz ilerisinde sayılabilirim. Fakat bu iş pratik olmadan yani gidip bir yurt dışı görmeden olmuyor dostlarım, ben de en yakın arkadaşlarımdan biriyle gittim bir work and travel şirketine kayıt oldum. Fakat oraya gitmeden önce azcık kendimi alıştırmam lazım ki orada şappadanak kalmayayım. Ben de hemencecik yabancı arkadaşlar edinmeye karar verdim.
Günlerden bir gün dersten çıktım, elimde gazetem şööyle sıcacık bi köşe arıyorum Santral'de. Çıktım So Cafe'nin üst katına, bir kız 3'er kişilik karşılıklı koltukta tek başına oturuyor. ''Oturabilir miyim?'' dedim. ''Sure'' dedi. Aha dedim Erasmus Öğrencisi (: Gittim karşısına oturdum. Dedim ki '' Türkçe öğrenmek ister misin?'' Bekliyorum ki ''Aa evet '' falan gibi bi cevap versin. ''Ben zaten Türkçe dersi alıyorum ki '' dedi. Bi an duraksadım, sonra ''Canım benim bu dil işi pratik yapmadan olmaz gel ben sana Türkçe pratikte yardımcı olim, sen de bana İngilizce pratikte'' , onun da kafasına yattı bu fikir, önce telefon numaralarımızı aldık sonra facebook'tan ekledik birbirimizi ve uzun uğraşlar sonucu ortak bi boş vakit bulup buluşabildik. Kız Hollanda'lardan buraya gelmiş gidip Burger King yenmez, ben de mantı tavsiye ettim ama pek aç olmadığımız için atıştırmalık gözleme yedik. Ardından dedim ki ''Hiç Türk Kahvesi denedin mi?'' ''Hayır'' diyince şaşırdım, ''Buraya gelip Türk Kahvesi denemeden gitmek olmaz'' dedim . Gittik Taksim'deki Ada Cafe'ye. Bilenleriniz vardır mutlaka, Tünel'e doğru inerken sağda kalan koskocaman bir restoran/cafe. Bir tarafı tamamen kitaplarla doldurulmuş süper bir yer. Gittik kahvemizi söyledik, dedim ''Hem fal bakmayı da denerim sana'' Baya ilgisini çekti. Başladık kahvelerimiz beklemeye.
Geçtiğimiz yazılarda da söylediğim gibi baya uzun bir süre Starbucks'ta çalıştım. O yüzden kahveyle ilgili iyi kötü bir şeyler biliyorum. İlk kahveler hepimizin de bildiği gibi Yemen'den getirilmiş. Yemen'de kahve uzun zikir geceleri için uyarıcı olarak kullanılıyormuş. Sonra 1550'li yıllarda iki Suriyeli tüccar tarafından (Bu bir efsane, birçok farklı fikir var bununla ilgili) Osmanlı'ya gelen kahve, ilk kahvehanenin de açılmasıyla kültürümüzün önemli bir parçası olmaya ilk adımını atmış oluyor. Türkler tarafından göğüm ve cezvelerde hazırlanarak yeni bir tat elde etmesiyle de Türk Kahvesi adını alıyoor. Demin bahsettiğim ilk kahvehane Tahtakale'de açıldıktan sonra hızla yayılmaya başlıyor.
'' Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane'' lafı gerçeği yansıtsa da şöyle güzel bir muhabbetin yanında bol köpüklü bir Türk kahvesine kolay kolay hiçbirimizin hayır diyemeyeceğini biliriz. Ben de bu güzel geleneğimizi Hollanda'lı arkadaşım Iva'ya tattırdıktan ve sallamasyon bir de fal bakıp tesadüfen doğru şeyler söyledikten sonra kalktık. Şimdiyse sırada aç bi şekilde annemin yanına gidip Iva'ya sarma ve mantı tattırmak var. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler, biz de sevgili Erasmus arkadaşımla umuyoruz ki kırk yıl sürebilecek bir dostluğun ilk adımını atmışızdır.
Sevgiyle ve afiyetle kalın dostlarım (:
14 Aralık 2010 Salı
Cook with Passion
Yemeği bu kadar çok sevmem her zaman arkadaşlar ve aile arasında dalga konusu olmuştur (: Fakat benim asıl anlatmak istediğim , ben sadece yemek yemeyi değil, yemek yapmayı, yemek kültürünü öğrenmeyi, farklı lezzetler denemeyi, yemekle ilgili şeyler okumayı seviyorum. Ben gidip bir moda dergisi almaktan haz duymuyorum, Food&travel daha ilgi çekici geliyo bana ya da dans kursuna yazılmak istemiyorum, en büyük ideallerimden biri MSA diploması alabilmek. Ben bu okuldan mezun olduğumda yapacağım işin kıyısından köşesinden yemek denemekle, yemek öğrenmekle alakalı olmasını istiyorum. Murat Belge'nin kitabını okurken dünyayla ilişkim kesiliyor adeta. Her ne kadar ''Yemek yapmak kadınlara bırakılamayacak kadar mühim bir iştir'' dese de ben yine de gün gelicek ve onun fikrini değiştirebileceğime inanıyorum. Çok yemek değil kaliteli yemek önemli olan.
İnsanlar aç, Afrika'da bir parça ekmek için mücadele eden insanları görüyoruz. Ya da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun leşini bekleyen akbabayı çektikten sonra intihar eden fotoğrafçıyı. Bunları düşündükçe bir tarafımız içten içe, kimseye bahsedemediği bir vicdan azabı duyuyor elbet fakat eğer ki yapabileceğimiz bir şey varsa ve biz yapmıyorsak o zaman o vicdan azabını hak ediyoruz demektir.
Herkes farklı bir şeyle mutlu olur. Bense en temel ihtiyaçlarımızdan birisinin en büyük mutluluğum olduğunu keşfettim. Bu konuda ne kadar farklı şey yaparsam ve ne kadar geliştirebilirsem kendimi o kadar zevk alacağım yaşamdan.Yiyin ama sadece yemekle kalmayın yediğinizi keşfedin...
Afiyetle kalın...
İnsanlar aç, Afrika'da bir parça ekmek için mücadele eden insanları görüyoruz. Ya da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun leşini bekleyen akbabayı çektikten sonra intihar eden fotoğrafçıyı. Bunları düşündükçe bir tarafımız içten içe, kimseye bahsedemediği bir vicdan azabı duyuyor elbet fakat eğer ki yapabileceğimiz bir şey varsa ve biz yapmıyorsak o zaman o vicdan azabını hak ediyoruz demektir.
Herkes farklı bir şeyle mutlu olur. Bense en temel ihtiyaçlarımızdan birisinin en büyük mutluluğum olduğunu keşfettim. Bu konuda ne kadar farklı şey yaparsam ve ne kadar geliştirebilirsem kendimi o kadar zevk alacağım yaşamdan.Yiyin ama sadece yemekle kalmayın yediğinizi keşfedin...
Afiyetle kalın...
22 Kasım 2010 Pazartesi
Yemek yemek kadar güzel olan başka birşey varsa o da yemek yapmaktır .
Selamlar efendim,
Evet yemek yemek güzel yemek yapmak da öyle, tabii ki bu hergün için bir zorunluluğa dönüşmedikçe... Bazen ders çalışmaktan sıkılıp, mutfağa geçip dinlenmek için yemek yapmaya kalkıştığım olmuştur. Yine böyle günlerden birinde gittim markete aklımda hiçbirşey yokken, rafları karıştırırken soya soslu tavuk yapayım bakim nasıl olacak dedim. Soğan aldım, sarımsak, soya sosu, tavuk falan geldim eve,Soya sosu soya fasulyeleri kavrulmuş tahıl su ve tuzdan yapılmış fermante bir sosmuş ve genellikle Doğu ve Güneydoğu Asya mutfaklarında kullanılırmış. Zaten soya sosunun ana vatanı Çin mutfağı hepimizin tahmin edeceği gibi fakat bununla birlikte Batılılar da soya sosunu yaygın olarak kullanırlar. Ancak şöyle yanlış bir kanı var ki soya sosu adında soya olduğundan sanıldığı kadar sağlıklı değildir.Gerçek soya sosu tamari adı verilen ve hazırlanması oldukça zor olan bir sostur ki onu da Türkiye'de bulamıyoruz ne yazık ki..
Neyse ben marketten aldığım ve yetinmek zorunda olduğum soya sosumun hevesiyle başladım soğanları doğramaya hüngür hüngür ağlıyorum bi yandan da, kardeşim geldi ''Abla noldu?'' diye annemin verdiği cevap ise akıllara zarar ''Bırak oğlum ağlasın rahatlar'' (: önce soğanları halka halka doğrayıp çok az zeytinyağıyla pişirdim ve evet resmen pembeleştirdim hatta kahverengileştirdim. Ardından tavukları julyen usülü doğrayıp tavaya boca ettim, ben soğan sevmem ama bu da soğansız yapılmazmış, neyse başladım pişirmeye . Ardından sarımsak rendeleyip koydum az bişey karabiber, çarliston biber falan derken sıra geldi soya sosunu eklemeye, neyse onu da halledip kapattım kapağını tavamın, buharıyla pişsin diye. Nasıl heycanlıyım anlatamam, sanki ilk defa yemek yapıyorum. Sofrayı bir güzel kurdum efendim kadehler en temiz örtüler falan. Sonra annemle oturduk masaya. Oo annemin övgüleri dillere destan, görende Cordon Bleu'ya kabul edildim sanacak. Herhaldebunu sık sık tekrarlayayım diye yaptı (: Canım benim <3 Ama yine de öyle güzel bir duygu ki senin elinden çıkan birşeyin iştah ve afiyetle yenilmesi, annemin neden bir ''Eline sağlık''a bu kadar çok takıldığını anladım. Siz de her masadan kalktığınızda annenize ''Eline sağlık'' demeyi unutmayın ve hatta mümkünse yemeğini bol bol övün. Ne kadar önemli birşey yaptığınızı daha sonra anlayacaksınız ...
Afiyetle kalın
Evet yemek yemek güzel yemek yapmak da öyle, tabii ki bu hergün için bir zorunluluğa dönüşmedikçe... Bazen ders çalışmaktan sıkılıp, mutfağa geçip dinlenmek için yemek yapmaya kalkıştığım olmuştur. Yine böyle günlerden birinde gittim markete aklımda hiçbirşey yokken, rafları karıştırırken soya soslu tavuk yapayım bakim nasıl olacak dedim. Soğan aldım, sarımsak, soya sosu, tavuk falan geldim eve,Soya sosu soya fasulyeleri kavrulmuş tahıl su ve tuzdan yapılmış fermante bir sosmuş ve genellikle Doğu ve Güneydoğu Asya mutfaklarında kullanılırmış. Zaten soya sosunun ana vatanı Çin mutfağı hepimizin tahmin edeceği gibi fakat bununla birlikte Batılılar da soya sosunu yaygın olarak kullanırlar. Ancak şöyle yanlış bir kanı var ki soya sosu adında soya olduğundan sanıldığı kadar sağlıklı değildir.Gerçek soya sosu tamari adı verilen ve hazırlanması oldukça zor olan bir sostur ki onu da Türkiye'de bulamıyoruz ne yazık ki..
Neyse ben marketten aldığım ve yetinmek zorunda olduğum soya sosumun hevesiyle başladım soğanları doğramaya hüngür hüngür ağlıyorum bi yandan da, kardeşim geldi ''Abla noldu?'' diye annemin verdiği cevap ise akıllara zarar ''Bırak oğlum ağlasın rahatlar'' (: önce soğanları halka halka doğrayıp çok az zeytinyağıyla pişirdim ve evet resmen pembeleştirdim hatta kahverengileştirdim. Ardından tavukları julyen usülü doğrayıp tavaya boca ettim, ben soğan sevmem ama bu da soğansız yapılmazmış, neyse başladım pişirmeye . Ardından sarımsak rendeleyip koydum az bişey karabiber, çarliston biber falan derken sıra geldi soya sosunu eklemeye, neyse onu da halledip kapattım kapağını tavamın, buharıyla pişsin diye. Nasıl heycanlıyım anlatamam, sanki ilk defa yemek yapıyorum. Sofrayı bir güzel kurdum efendim kadehler en temiz örtüler falan. Sonra annemle oturduk masaya. Oo annemin övgüleri dillere destan, görende Cordon Bleu'ya kabul edildim sanacak. Herhaldebunu sık sık tekrarlayayım diye yaptı (: Canım benim <3 Ama yine de öyle güzel bir duygu ki senin elinden çıkan birşeyin iştah ve afiyetle yenilmesi, annemin neden bir ''Eline sağlık''a bu kadar çok takıldığını anladım. Siz de her masadan kalktığınızda annenize ''Eline sağlık'' demeyi unutmayın ve hatta mümkünse yemeğini bol bol övün. Ne kadar önemli birşey yaptığınızı daha sonra anlayacaksınız ...
Afiyetle kalın
15 Kasım 2010 Pazartesi
Bir Grande Latte lütfen ..
Son birbuçuk senemdeki her akşamımı geçirdiğim Starbucks Suadiye . Çalışmanın tadını keşfettiğim ilk yer, kahve sınavlarım, hedef tutturma çabalarımız, su savaşları ve mükemmel yiyecekleriyle kahveleri... Bu seferki yazımda da bahsedeceklerim bunlar olacak zaten. Öncelikle kahve uzmanlığı sınavından söz edeyim biraz, tüm yöresel kahveler, kahvenin işlenme süreci kısaca kahveyle alakalı herşey üzerine bir sınava giriyoruz, o sınavdan 80 ve üzeri puan alırsak ''Kahve Uzmanı'' oluyoruz. Normalde bu sınava daha çok full time olup yükselmek isteyenler giriyor fakat ben de bi şansımı deneyeyim belki olurum dedim ve şans yüzüme güldü sınavdan 82 alarak ''Coffee Master'' oldum. Şimdi sor nerdeyse herşeyi unuttum (: Ama kesinlikle tavsiye edebileceğim iki yöresel kahve var ki, biraz tatlarına alışınca gerçekten aradaki farkı anlayıp bırakamayacaksınız. Verona ve Kenya (: Yoğun kahveyi seviyorsanız kesinlikle bayılırsınız. Ama kahveden çok asıl bahsetmek istediğim Starbucks'taki yiyecekler.
İlk önce eğer ki karnınız Starbucks'ta doyurmak istiyorsanız seçmeniz gereken şeylerden biraz bahsedeyim. Mantara karşı bir antipatiniz yoktur umarım, çünkü eğer ki Fiesta denen o mükemmel sandviçi denemeden giderseniz kendinizi yaşamış saymayın. (abartmadığıma emin olabilirsiniz) Çavdarlı panini ekmeğinin arasında tavuk, mantar ve kaşar rendesi var, birazcık da baharat. Onu bir de ısıtıyorlar içindeki kaşar eriyor, eriyor eriyoor ben de eriyorum (: He bu arada ufak bir not fiestayı kibarlık yapıp çatal bıçakla yemeye kalkmayın, rezil olabilirsiniz ((: Kocaman bir sandviç zaten doymamanız imkansız ama eğer derseniz ki benim midem o kadar büyük değil biraz daha ufak birşeyler tavsiye et, sebzeli wrap (: Ben zaten tortilladan yapılmış herşeye bayıldığım için sebzeli wrap benim için bir fenomen !
Şimdi gelgelelim tatlılara, aah ahh (: Kesinlikle Berliner en güzeli en özeli. Zaten bildiğimiz Alman donut olarak bilinen berliner gerçekten ilk işe girdiğimde abartısız her gün yediğim mükemmel ötesi bir tatlı, içinde nutellamsı bir çikolata , dışı donut hamuru, üzerinde de çikolatayla süsleme, nasıl canım çekti şuan (: Bir de Starbucks browni var ki akıllara zarar, birgün onu yemekten mide fesatı geçireceğim kesin, hem çok yağlı hem çok kalorili hem çok yoğun ama anlatılamaz bir şey hele de ısıtılınca... Şuana kadar yediğim en güzel browni diyebilirim kendisi için. Ama dikkat yaklaşık 550 kalori kadar (: Olur da Starbucks'a gittiğinizde diyette olursunuz falan en müsait tatlı Bella Vista, bu tatlı pek güzel ve yalnızca 254 kalorii (:
bu arada içecekler için de küçük bir tavsiye sıcak çikolatanızı bir de ahududu şurubuyla deneyin derim ben, kesinlikle pişman olmayacaksınız..
Bu ayın sonunda çıkıyorum sevgili işyerimden, artık gidersem ayda yılda bir müşteri olarak giderim en fazla ama orada geçirdiğim iyi kötü birbuçuk senemi ve yiyeceklerini asla unutmayacağım..
Sevgiyle ve lezzetle kalın dostlarım
İlk önce eğer ki karnınız Starbucks'ta doyurmak istiyorsanız seçmeniz gereken şeylerden biraz bahsedeyim. Mantara karşı bir antipatiniz yoktur umarım, çünkü eğer ki Fiesta denen o mükemmel sandviçi denemeden giderseniz kendinizi yaşamış saymayın. (abartmadığıma emin olabilirsiniz) Çavdarlı panini ekmeğinin arasında tavuk, mantar ve kaşar rendesi var, birazcık da baharat. Onu bir de ısıtıyorlar içindeki kaşar eriyor, eriyor eriyoor ben de eriyorum (: He bu arada ufak bir not fiestayı kibarlık yapıp çatal bıçakla yemeye kalkmayın, rezil olabilirsiniz ((: Kocaman bir sandviç zaten doymamanız imkansız ama eğer derseniz ki benim midem o kadar büyük değil biraz daha ufak birşeyler tavsiye et, sebzeli wrap (: Ben zaten tortilladan yapılmış herşeye bayıldığım için sebzeli wrap benim için bir fenomen !
Şimdi gelgelelim tatlılara, aah ahh (: Kesinlikle Berliner en güzeli en özeli. Zaten bildiğimiz Alman donut olarak bilinen berliner gerçekten ilk işe girdiğimde abartısız her gün yediğim mükemmel ötesi bir tatlı, içinde nutellamsı bir çikolata , dışı donut hamuru, üzerinde de çikolatayla süsleme, nasıl canım çekti şuan (: Bir de Starbucks browni var ki akıllara zarar, birgün onu yemekten mide fesatı geçireceğim kesin, hem çok yağlı hem çok kalorili hem çok yoğun ama anlatılamaz bir şey hele de ısıtılınca... Şuana kadar yediğim en güzel browni diyebilirim kendisi için. Ama dikkat yaklaşık 550 kalori kadar (: Olur da Starbucks'a gittiğinizde diyette olursunuz falan en müsait tatlı Bella Vista, bu tatlı pek güzel ve yalnızca 254 kalorii (:
bu arada içecekler için de küçük bir tavsiye sıcak çikolatanızı bir de ahududu şurubuyla deneyin derim ben, kesinlikle pişman olmayacaksınız..
Bu ayın sonunda çıkıyorum sevgili işyerimden, artık gidersem ayda yılda bir müşteri olarak giderim en fazla ama orada geçirdiğim iyi kötü birbuçuk senemi ve yiyeceklerini asla unutmayacağım..
Sevgiyle ve lezzetle kalın dostlarım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


