22 Mart 2013 Cuma

Hayatın en önemli öğünüdür kahvaltı


Merhabalar,
Ufak bir ara verdik yolumuza tekrar devam ediyoruz. Anılarımız sırtımıza yükleyip, unutmak istediklerimizi yolun kenarına bırakıp öyle devam ediyoruz ama.
 Geçtiğimiz pazar, erkenden kalkıp evden çıkarken üst komşudan gelen kızarmış ekmek kokusuyla canlandı zihnimde herşey. Evet eskiden ''Pazar sabahlarımız'' vardı. Cumartesi akşamından, pazar kahvaltısı için özel bir alışveriş yapılır, annem erkenden kalkar, ballar kaymaklar, çeşit çeşit peynirler, yeni tabağa konulup üzerine zeytinyağı gezdirilmiş kekikli zeytinler, omletler... Ve daha sayabileceğim milyonlarca şey tabi... Küçüğüm o zamanlar, tam bakkala, markete gönderilme yaşı yani, elime üç beş bozukluk tutuşturulur ''Kızım bir çiftli ekmek bir de gazete al ama eklerini unutma'' denir.
 Elimdeki parayı kaybetme korkusuyla sıkı sıkı tutarım, ta ki bozuk paralardan parmaklarım acıyana dek. Koştur koştur eve dönerim, kızarmış ekmeğin en güzelini kapabilmek için sofrada, ben yetişemesem de hep bana verilir zaten ama çocuk aklı işte... Yuvarlak masaya yerleştirilir çeşit çeşit mutluluk ve kimseyi sinirlendirmez ekmeğinle kavuşturmaya çalışırken örtüye döktüğün böğürtlen reçeli....
Tadını çıkarmayı, değerini, pek bilemedim o pazar sabahlarının aslına bakılırsa... Daha fazla uyumak için, ekmek almaya gitmemek için, yumurtanın beyazını yememek için hep yalvardım. 
Babamın çayını doldurmadığım, anneme mutfakta yardım etmediğim, sabahları erken çıkmak zorunda olduğum pazar sabahlarım var artık. Türkçede ''Mısır Gevreği'' dediğimiz, anılardan ve pazar sabahlarından bir haber kahvaltılıkla geçiriyorum ne zamandır sabahlarımı.
Peynir vardı mesela çeşit çeşit; dil peyniri kaşar peyniri, beyaz peynir, krem peyniri... Klasik Türk kahvaltısında beyaz peynire ek iki çeşit peynir mutlaka bulunuyor zaten, hadi bizde böyle dedim de diğer ülkelerde nasıl diye merak etmedim değil aklıma gelince benim sevgili pazar kahvaltılarım, açtım elimdeki bütün yemek kitaplarını, kahvaltıya dair ne varsa araştırmaya çalıştım, peynirlere, reçellere, hamur işlerine kadar bakındım durdum. Arada ilginç bir sürü şeye de rastladım. 
Klasik Türk kahvaltısında peynirin vazgeçilmez bir öğe olduğunu söylemiştik zaten fakat Amerikan kahvaltısında peynir diye birşeyin olmaması oldukça şaşırtıcı. Peynirin meşhur olduğu birçok Avrupa ülkesinde de aynı şekilde. Mesela Fransa'da peynir bir kahvaltı öğesi olarak değil, özellikle akşam yemeğinden sonra yemeğin üzerine yemek için ayrı bir tabakta geliyor masaya . 
Bunlara karşılık peynire hak ettiği değeri en çok veren Avrupa ülkesiyse Hollanda. Hollanda'da peynirin her çeşidi kahvaltı sofralarının baş tacı ediliyor.
Diğer bir kahvaltı öğesi ise Zeytin (: Nerden çıkmış, nasıl sofralarımıza taşınmış bu Zeytin diye merak ettim, soyadımın da Zeytun olmasıyla hem etimolojik kökenine biraz baktım hem de neden kahvaltı sofrasının yenilsin yenilmesin, herzaman başköşesine konulduğunu merak ettim. Etimolojik olarak zeytin, dünya dillerinde zeta, zai, zertum, zeirtum, zait, zaitun, zeytin, elaiwa, elaia, olea, oliva, olive, oleum, oli, huile, oil, aceite kelimeleriyle isimlendiriliyor. Eski adlarda, hatta günümüzde Olivia, Olive, Olivier, Olivares, Zeytin isimleri çocuklara da verilmektedir. Şükrediyorum ki benim sadece soyadıma uygun görülmüş kahvaltı sofralarımızın baştacı.
İlk zeytin fosiline, yaklaşık olarak MÖ6000 yılında , bugünkü Suriye sınırları civarında rastlanmıştır. Bütün dünyaya da buradan yayılmıştır. Zeytinyağı da tarihin en başından beri yalnızca yemeklerde değil, dinsel, sağlık, yakıt gibi birçok alanda da kullanılmıştır. Firavun Tutankamon'un mezarında rastlanan MÖ1325 tarihli zeytinyağı da bunun en büyük örneği sayılabilir.
Bir başka kahvaltı öğesiyse hamur işleri. Bizlerde annelerimiz hamur kızartır, börek yaparlar, simit alırlar. Fakat bizimkilere karşılık Yunanistan'da poğaça, Belçika'da Wafel, İngiltere'de meşhur tatlıları Scones, Fransa'da kruvasan, Amerika'da ise pancake kahvaltı sofralarında hamurişlerinin yerini dolduruyor. Ama bana göre çoğu da, ananenizin sırf siz seviyorsunuz diye yaptığı ağzınızda dağılan o ince kol böreğinin yerini tutmuyor.
Biraz da reçellerden bahsedelim o zaman. Reçel, meyveden koku elde etmeye uzanan çok eski bir yiyecek tarihinin günümüzdeki mirasçısı sayılır. Dünyaya Ortadoğu'dan yayılan reçel hakkında bilgi sahibi olabilmemiz için önce şeker kamışından da az biraz bahsetmek gerekir sanıyorum. Şeker kamışı MÖ510 yılında Pers askerleri arılar olmadan bal veren kırmızı kamışlar bulduklarını düşünerek, şeker kamışını koruyup, sırrını saklarlar ve mucizevi bir bitki olduğuna inanırlar. Ancak 7. yy'da Araplar şekerkamışının sırrını çözerek yetiştirmeye başlarlar ve dünyanın birçok yerine büyük bir hızla yayılır. Avrupa'ya ise Haçlı seferleriyle giden şeker kamışı,  meyvelerle kaynatılarak ilk ilkel reçel elde edilir. İngilizce'deki Jelly kelimesi de Fransızca'daki  “gelée” yani pıhtılaşmak kelimesinden gelir. Bizim kültürümüze de ilk olarak Gül Reçeli olarak giren bu güzel tat daha sonradan çeşitlenerek bugünkü halini alır. Herkes bizim gibi de birtek kahvaltı sofralarına koymaz reçeli. Örneğin İsveç'te böğürtlen reçeli, ren geyiği etinden yapılan bir tür sac kavurmasının üstüne sos olarak kullanılır. Bizdeyse buna en yakın olabilecek örnek; meşhur anane kompostolarımızdır.

Yarın perşembe, daha pazara çok var, erken kalkıp gitmem gereken, kızarmış ekmek kokusunu yalnızca kapıdan çıkarken üst komşudan duyacağım bi ruhsuz pazara daha... Ama ne olursa olsun, küçüklüğüme dair sevgiyle hatırlayacağım bütün anılarımın pazar gününe ait olmasıyla hala bir umut var içimde belki eski pazarlarım geri gelir diye...

Sevgiyle kalın .

20 Aralık 2011 Salı

Bir Öğrencinin Dramı

Evet yemek yemek güzeldir, mutluluk verir ancak yemekten bahsediyor olmamız, sürekli güzel şeylerden bahsedecek olmamız anlamına gelmez. Yemek konusundaki bir büyük sıkıntımı- ki bence çoğu kişi de aynı sıkıntıyı yaşıyor- burada paylaşmak isterim.
‘’So Cafe’’
Öğrencisi olduğum Bilgi Üniversitesi’nin ‘’ öğrenci’ye’’ hitap eden tek yemek yeri olarak nitelendirilen So Cafe. Avucumun yarısı büyüklüğündeki salatanın 4 liraya satıldığı, etli yemek fiyatlarının tabağının 12 liraya kadar çıktığı bir yemek yeri kendisi. Verdiğimiz parayı haketse, içimiz biraz daha rahat edecek belki ancak çok özür dileyerek söylüyorum ki yemeklerin içinden kıl, tüy gibi şeylerin çıkması bir yana, hocalarımızdan birinin yemeğinin içinden yağ kapağı çıkmış olması da konuşulanlar arasında. Üstelik bunun efsane olmadığı birinci ağızdan dinlemiş olmam sebebiyle de kanıtlanabilir.
 Yemeklerin yağlı, çorbaların su gibi, tavuklu olan şeylerin tavuk göğsü yerine deriyle yapıldığı bir okul kantinine sahibiz. Bir kase çorba, ana yemek ve pilava 7.75 TL ödüyoruz. Diğer okulları düşündükçe insan ne diyeceğini bilemiyor. 1.25 TL’den 1.5 TL’ye çıkınca kıyametleri koparan okullar varken bizde daha çok lattesi yağsız süte olmadığı için cıngar çıkarıyor insanlar. Öğrenci olduğumuz unutuluyor. Ben her ne kadar herhangi bir ücret ödüyor olmasam da bu okula, ödeyen insanların her zaman bu parayı verebileceklerine inanıyorlar. Sistemin açığından faydalanıp  sömürebilecekleri kadar sömürüyorlar.
Okuldaki diğer yemek yerlerine ise henüz cesaret edip giremedim bile ama duyduklarıma göre yeni açılan ‘’Şütti’’de bir el büyüklüğünde bile olmayan sandviçler yaklaşık 8 liraya satılıyormuş. Parasını geçtim artık onu bile verebilecek duruma geldim. Yeter ki ağzımızın tadıyla bir yemek yiyelim.
Bir ara evden getirmeye kalktım ancak 2 saatlik yolda çantada taşınmıyo yemekler, taşınsa bile açıldığında kendinden geçmiş oluyor çoğu zaman. O yüzden, bu yöntem de işe yaramadı üstelik bir arkadaşımın da söylediği gibi ‘’İndirim kuponuyla alışverişe gitmenin beleşçilik olarak görüldüğü’’ bir toplumda, evden yemek getirmenin nasıl karşılandığını varın siz düşünün.
Aslına bakarsanız bu konuda sayfalarca yazabilirim. Sinirim söylediğim 3-5 cümleyle sınırlı değil ancak ‘’Söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil’’ J . Bu sebeple en azından biraz olsun içimi dökmek istedim. Umarım canınızı sıkmamışımdır.
Afiyetle kalın…

16 Aralık 2011 Cuma

Balık tezgaha indi

Bu aralar nedense balık konusuna takmış durumdayım. Gittim bi kaç yerden hangi mevsimde hangi balık yenileceğine, hangi balığa hangi sebzenin iyi gittiğine falan baktım geçenlerde. Sonra bloglamaya karar verdim bunları. Derken ortaya bu post çıktı (:  Umarım keyifle okursunuz…

Öncelikle Barbunya var listelerde. Yazılanlara göre en çok Ege ve Akdeniz’de bulunuyormuş bu balık. Şu sıralar yemek için pek uygun değil aslında çünkü en lezzetli zamanı Temmuz ile Ekim ayları arası. Alıp geldiniz ama nasıl pişirsem diye düşünüyorsanız da yazılanlara göre tavası, ızgarası ve kebabı çok güzel olurmuş bu balığın.

Çipuraya bakacak olursak, hepimizin bildiği gibi neredeyse her an her yerde bulabiliyoruz bu nimeti (: Benim çok sevdiğim balıklardandır kendisi. Mevsimsel bir sınırlaması da yok denebilir.Bana kalırsa en güzel ızgarası ve fırını oluyor ancak buğulaması ve çorbasını yapanlar da var tabi.

Karadenizlilerin simgesel balığı Hamsiye baktığımızda ise, aylara göre değişse de çoğunlukla her mevsimde bulunabilir.  En çok yemek çeşidi de bu balıktan çıkar sanırsam; ızgarası, tavası, fırını, kağıt kebabı, buğulaması, pilakisi ve yahnisi yapılır. Bunun dışında tam bir protein kaynağı olduğunu eklemeden de geçemeyeceğim tabi J

Canınız Lüfer veya Palamut çekiyorsa şu günlere, alıp pişirmenin tam zamanı. Eylül ortasından Ocak sonuna kadar Lüfer en yağlı ve en lezzetli dönemini yaşar.  Palamutu ise Şubat oralarına kadar bulabilmeniz mümkün. En güzeli de ızgarasını yapınca olur benden söylemesi (:

Diyelim balığı alıp geldiniz eve ama sebzeli, baharatlı pişirmek istiyorsunuz. Öyle her balıkla her sebze olmuyormuş tabi. İşte size güzel bir liste, balık pişirirken aklınızın bir kenarına koyun derim J

Fesleğen: Kabuklu deniz ürünlerinde yapılan yemeklerde kullanılabilir.

Defne Yaprağı: Balık buğulamalarında, haşlamalarda, balık şişte güzel gider (dil balığıyla tavsiye ederim;)

Zencefil*: Şark usulü bütün balık yemeklerinde, kavurmalarda, ıstakozda, sos yapımında, midyede <3

Hardal:Toz halinde güveçlerde, yapılmış olan yengeçle.

Nane: Balık ızgaralarda, balık çorbasında, karides tavada.

Maydanoz: Balık yanında sunulan tereyağında, soslarda(özellikle limon sosunda), dolmalarda

Karabiber: Tüm deniz ürünü yemeklerinde tatlandırmak için kullanılabilir

Kırmızı biber: Buğulama ve haşlamalarda, çorbalarda

Adaçayı: Dolma ve güveçlerde

Sarımsak: Buğulamalarda, soslarda, kavurmalarda, çorbalarda, zeytinyağlı soslarda güzel bir tat katar

Ceviz: Tarator ve benzeri soslarda.

İşte böyle sevgili okuyucularım. Umarım balık yemek istediğinizde ilk aklınıza gelecek olan yazılardan biri olmuştur.

Afiyetle kalın...



It's five o'clock somewhere


Normalde poşet meyveli çayları sevmem. Her defasında heves edip alırım, o kutular, misafire çeşit olsun diye oraya konmaktan başka çıkmaz dolaptan. Ancak son zamanlarda Doğadan’ın bir meyveli çayına takılmış durumdayım; Limonlu-zencefilli. J
Zaten her şeye limon sıkan, şekerlenmiş kurutulmuş zencefil alıp, oturup yiyen ben için oldukça uygun bir ikili olmuş bu çeşit. Tadı da ayrı güzel ancak ben fincanıma farklı iki üç şey daha katarak hem oldukça lezzetli, hem de yararlı olmasını sağlıyorum. Onları da birazdan paylaşacağım (:
Zamanında Starbucks’ta çalışmış olduğum ve kahve uzmanlığı sınavlarından geçer not aldığım için az çok bir kahve bilgim var. Kokuları, hangi yiyecekle eşleşecekleri, yoğunlukları derken, iyiden iyiye kahveye bağımlı oldum denebilir.  Hem böyle şeyleri bildikçe, evde üçü bir arada içmek yerine kokusu eve dağılan yoğun bir kahve içmeyi daha çok tercih ediyorsunuz. Ben de bu sebeple zamanında eve bir French Press almıştım. Önceleri bunu yalnızca kahve içmek için kullanırken şimdilerde daha farklı şeyler için kullanabileceğimi de fark ettim. Limonlu-zencefilli çayımı da bu sayede iyice lezzetli bir hale getirdim denebilir.  Önce kettle’da suyu ısıtıyorum. Sonra kurutulup şekerlenmiş zencefili(aktarlarda satılıyor) elimde ufak ufak parçalayıp french press’e atıyorum. Sonra çubuk tarçınları gücümün yettiği kadar parçalayıp iki üç parça da ondan atıyorum. Ufak bir kaç dilim limonu da doğrayıp içine koyuyorum ve poşet çayın poşetini yırtıp içindekileri de aynen boşaltıyorum. Üstüne kaynar suyu ekleyip yaklaşık bi beş dakika bekliyorum, bu sırada kullanacağım fincana da beyaz şeker koymak yerine; bir çay kaşığı bal ekliyorum. Çay demlendiğinde de french pressin üstüne bastırıyorum ve fincanıma boşaltıyorum.
Artık burnunuza gelen tarçının kokusuyla mı yoksa dilinizi kamaştıran zencefil ve limonla mı sarhoş olursunuz onu bilemem ancak tavsiyem bir Pazar günü en yakın arkadaşınızı davet edip, İngilizlerin 5 çayı geleneğini, bu limonlu ballı çayla gerçekleştirmeniz.
Emin olun pişman olmayacaksınız…
Afiyet olsun…

Kokusunda davet var.

Şimdilerde okula giderken yolumu değiştirdim. Kadıköy’den Eminönü’ne geçip, oradan otobüsle gidiyorum. E bu güzergahı düşündüğümüzde Balık-ekmek ritüelinin gözden kaçması imkansız. Özellikle Eminönü’nde, işi görsellikle birleştiren işletmeciler, turistlerin uğrak yeri olmuş. Kadıköyse bu alana daha yeni giren emekleyen bir bebek olarak nitelendirilebilir bana kalırsa. Çünkü balık-ekmekçiler az, görsel bir davet söz konusu değil, yapılan yerlerse size pek ügven vaad etmeyen civarlar.  Ama Nescafe’nin mottosu olan ‘Kokusunda davet var’’ cümlesi , Eminönü’ndeki balık ekmekçilere daha çok uyuyor gibi. Bir reklamcı olarak da tüketiciyi en çok ve çabuk etkileyen duyunun koklamak olduğunu söylemem gerekirse, balık-ekmekçilerin bunu mis gibi bedava gerçekleştiriyor olması da ilginç bir olay tabi J
                Tadını, kokusunu geçtim ama ‘’Balık-ekmek’’ biraz da İstanbul’da bir simge gibi. Başlarda daha çok alt kesime hitap eden, zamanla orta sınıfı da içine alan, kenardan köşeden marjinalleri ve Bohem’leri de bünyesine katıp, bu kitleyi kendine bağlamış bir simge diyebiliriz aslında.
                Ne denirse densin, şimdilerde popüler olan ‘’inovasyon’’ kelimesini, balık-ekmekçiler bile kendilerine göre yorumlamaya başladılar bu sıralarda. Bana kalırsa bu olayın asıl balığı olan palamudu,  yalnız bırakıp çeşit çeşit balıklarla yapmaya başladı işletmeciler bu işi.  Benden bu duruma eksi puan ancak sevenler vardır elbet. Ne diyelim, herkesin damak zevki farklı…
                İstanbul’da yaşamanın, hele de tam göbeğinde okuyup/çalışmanın zorluğunu ve stresini bilen insanlar, biraz olsun farklı bir rahatlık duymak, asimile olmuş hallerini biraz unutmak, özlerine dönmenin itiraf edilmez huzurunu yaşamak veya belki de yalnızca kabaran iştahlarını yatıştırmak için gider oldu bu balık ekmekçilere. Hem kimbilir ne anılar birikmiştir o sallanan teknelerin altındaki yemyeşil yosun birikintisinde…

9 Kasım 2011 Çarşamba

Food Photography

     Bu postumda sizinle, birçoğu özel ödüllere layık görülmüş yemek fotoğraflarını paylaşacağım. Ayrı bir dal olarak ''Yemek fotoğrafçılığı'' yemeği yapmak ve onu yemek kadar haz veren bir şey olsa gerek. Elimdeki onlarca fotoğraftan zar zor ayıklayarak seçtiklerim umarım sizi de mutlu eder.

 Afiyetle kalın


                                       

















5 Kasım 2011 Cumartesi

MSA, birlikte çok güzel işler çıkarabiliriz tatlım, aklında olsun

      Eğer ki üniversiteyi kazanamasaydım muhtemelen bir aşçılık okuluna gitmek isteyecektim, diğer türlü bizimkileri ikna etmem mümkün olmayacaktı çünkü. Ama her şeye rağmen,, aklımda hep bir MSA hayali vardır. Belki mezun olunca gerçekleşir, belki yaşlandığımda belki de sadece bir hayal olarak kalır benim için, bilmiyorum. Ama yine de bu okul hakkında az da olsa konuşmayı seviyorum.
   
    Mutfak Sanatları Akademisi, Türkiye'nin ilk ve tek uluslararası diplomalı profesyonel aşçılık okulu. 2009'da City&Guilds tarafından Avrupa'daki en iyi iki aşçılık okulundan birisi olarak gösterilen MSA'nın eğitimleri, dört ay profesyonel eğitim mutfaklarında uygulamalı eğitim ve dört ay da İstanbul'un en iyi beş yıldızlı otel ve restoranlarından birinde staj olmak üzere toplam 8 ayda tamamlanıyor. Mezun olduktan sonra dünyaca ünlü işletmeler tarafından aranan birer şef haline gelebileceğinizi taahhüt eden MSA'da, profesyonel eğitimler aşağıdaki başlıklar altında toplanıyor;


 
    Profesyonel mesleki eğitimler haricinde MSA'da mutfak meraklıları için özenle hazırlanan günlük workshoplar da bulunuyor. Bu workshoplar fiyatları 90 ile 200 arasında değişen, yaklaşık 3-4 saatlik sıkıştırılmış programlar olarak da adlandırılabilinir tabii. Genel olarak aşağıdaki başlıklar altında toplanan bu workshoplar, en azından bir MSA deneyimi edinmek için tercih edilebilir bence.
. İtalyan Mutfağı
.Uzakdoğu Mutfağı
.Tapas
.Etler ve Pişirme Teknikleri
.El Yapımı Çikolatalar.

Sektöre yaptığı katkıların yanı sıra, bu konuya ilgi duyanların da benzersiz bir eğitim alabilecekleri bu okul, çok da uzağımızda sayılmaz aslında, hepimizin iyi kötü kıyısından köşesinden geçtiği, iş hayatının merkezi Maslak'ta. İster profesyonel bir eğitim için olsun, isterseniz günlük workshoplar için, umarım bir gün uğramaya fırsat bulursunuz.

Afiyetle kalın..

25 Ekim 2011 Salı

You cannot make yoghourt without using yoghourt

My dear friends, after a long break, we are together again. As you know,  I am usually trying to write about the things which are really important for me in that time. In this entry, abandonadly, I am going to write about a Turkish traditional side dish which name is ‘’Cacık’’.
Firstly,let’s look up at ‘’Cacık’’ as we know basically. We can say that ‘’Cacık’’ is normally contains of yoghourt, cucumber and olive oil. Yoghourt which is explored by chance, is already ‘’Turkish’’ food and consumes with it’s own name in most of country. And the ‘’Cacık’’ is made by watered yoghurt. Our sweety Greek friends who are make a habit of being a part of our traditional foods, even if the yoghourt seems as a Turkish food, they  want to share Cacik and see it as a common traditional food in Greece and Turkey.
Another specities of ‘’Cacık’’ is, somnific like the other products of yoghourt. It means that when you consume any of these kinds of products, you are feeling sleepy. The reason of that is, yoghourt is include lactic acid. And lactic acid makes you a sleepy.
There are too many recipes in internet and the recipes books  which are made with marrow, parsley, dill, garlic, carrot and ect. And if you make your ‘’Cacık’’ with carrot and lettuce instead of cucumber, It named as a ‘’Kış Cacığı’’ (Winter Yoghourt )
And by the way, ıt known in Europian as Zaziki*
As we can see, even though Cacık hasn’t got a really important cultural background, ıt becomes a really important part of our table like salad.
You can use it as a side dish in your traditional raki table or you can put on your dinner table instead of salad. It doesn’t matter.
 I think the point is ‘’Did you fall in love with food?’’
*Güzin Yalın, Mutfaktan, Tabaktan, Sokaktan yeme içme öyküleri

31 Mayıs 2011 Salı

''Bir akşam şarabın ruhu şişelerde şarkı söylüyordu.'' C. Baudelaire

   Tanrı, “cennette şarap içeceksin” der;
Aynı tanrı nasıl şarabı haram eder?
Hamza bir Arab’ın devesini öldürmüş:
Şarabı yalnız ona haram etmiş peygamber


Ömer Hayyam

 Şarap da tıpkı rakı gibi kişilikli bir içkidir bakıldığında. Dişiye yakıştırılır. Asalet ve zerafeti temsil eder. Onlarca kişi şarabı bir günlük tüketim içeceği haline getirmiştir. Tabi bu durumun sebepleri arasında yalnızca tadı ve insana verdiği zevk yoktur. Şarap yalnızca insan ruhuna hitap etmekle kalmaz, ayrıca vücudumuza da sayısız yararı vardır.
 
     İlkçağ'da Dionysos ya da Bacchus gibi şarap tanrıları insanı mahvedebilen ya da zirveye çıkarabilen güçler olarak görülüyorlardı. Bundan yola çıkarak şarabın toplum üzerinde de ne kadar etkili bir güç olduğunu tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.  Bu mitlerin ardından şarap, Hristiyanlıkla birlikte Tanrı ile birleşme aracı durumuna gelmiş ve bu araç Ortaçağ boyunca tüccarların sürekli gelişen bir kalitenin aracıları oldukları dönemde Batı Avrupa'ya yayılmıştır.

    Şarap yalnızca sofralarda kadehin içinde eşlik etmez bize. Mutfaklarda da yemeklerimize lezzet katmaktan geri kalmaz. Şaraplı mutfak da Fransız bağcılık ve şarapçılık bölgelerinin mutfak kimliğini oluşturur bu sayede. Ve şarap kullanımı burjuva mutfağının bir belirtisi olarak görülür. Örneğin;

*Bourquignon şaraplı salçalı yumurtası buraya büyük bir şöhret getirmiştir.

    Yemeklerin yanı sıra likör tadındaki şaraplar da birçok tatlının içeriğinde yer alır.

*Marsala şarabı ve yumurta sarısı katılarak yapılan zabaionesi gibi

Şişede Şarap
 
     Şarap ilk ortaya çıktığı günden beri şişede muhafaza edilmiyordu tabi ki. Şarabı korumak, tarih içinde şarabın lezzetini geliştirmek için kullanılan bir araçtı. Pişmiş topraktan yapılmış antik anfora ve ağaç fıçıdan günümüzün mantar tıpalı şişelerine kadar.

    Yemek masalarında ilk şişelerin görülmesi de 16. y.y.'ın sonlarına doğru rastlar ve şarabıyla ünlü Bourdeaux'nün özel şişeleri ancak 19. y.y.'da kendi çizgisini kazanır.

*Porto şişesinin 18. yy'da aldığı biçim şarabın korunmasında daha işlevsel kabul edilir.

 Biraz da şaraba özgü birkaç terimden bahsedelim:    

Buke: Olgun şarapların yıllanmaktan gelen kokularını anlatan terim.

Degütasyon: Bir şarabın, özelliklerini değerlendirmek için tadılması

Dömi-sek: Hafif tatlı şarap

Karaf: Şarap sürahisi

Kupaj: Farklı özellikte üzümlerden yapılan şarapların harmanlanması

Önoloji: Şarapla ilgilenen bilim dalı

Sepaj: Şarabın yapımında kullanılan üzüm çeşidini anlatan terim

Hangi yemekle hangi şarap?
   Hepimizin temel olarak bildiği beyaz ete beyaz kırmızı ete kırmızı şarap eşleştirmesi çok da yanlış sayılmaz aslında. Özellikle beyaz şaraplar(sek) balıkları ve deniz ürünlerini tatlandırıp lezzete bağlı bir asit tadı verirler.

 
    Şarabın dahil olmadığı pek bir yer de kalmamış bakıldığında.
Ortaçağ'da reçel hazırlama yöntemlerine kadar girmiş. Şarap şekerlemesi; beyaz, kırmızı ya da roze şaraplarla birlikte bazen içine kekik, limon, yeşil biber, incir gibi maddeler katılarak hazırlanırmış.

En Çok Kim İçiyor?
   Dünya geneline baktığımızda kişi başına düşen yıllık şarap tüketimi 7 litreyi geçmiyor. Ancak İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya gibi ülkelerde bu sayı 30 litrenin de üstüne çıkıyor.
Fransa ise kişi başına 61.09 litre ile tüketim oranı en yüksek 10 ülke arasında üst sıralarda.

Söyleyeceklerim bu kadar dostlarım. Aslında mutfaktan edebiyata, dinden sağlığa kadar birçok alanda sözü edilen bu içki bundan kat be kat ayrıntılı işlenmeyi hak ediyordur tabi ki. Ancak ben yine de bu konu hakkında az çok bir şeyler söylemek istedim. Umarım bir şeyler katabilmişimdir bildiklerinize.

Afiyetle Kalın
                                                 











4 Mayıs 2011 Çarşamba

Super Size Me

          Türkçe'ye ''Şişir beni'' olarak çevrilen bu film, aslında bir belgesel niteliğinde. Fast food'un sağlığımız için en büyük problemlerden biri haline geldiği şu son zamanlarda, hem bilinçlendirici hem eğlendirici hem de iğrendirici bir film. Hayır, size nasıl piştiklerini anlatan efsanevi hikayeler sunmuyorlar. Morgan Spurlock isimli bir adam 30 gün boyunca yalnızca Mc Donalds menüleriyle besleniyor. En büyük kural ise hiçbir büyük boy önerisini geri çevirmemesi (super size). Ve bu süreç içerisinde yiyeceklerin vücuduna olan etkisini size adım adım gösteriyor.

         30 günde 13 kilo alan Spurlock, karaciğerin iflasa yaklaşmasından, yağ oranının kritikleşmesine kadar her adımı sizinle paylaşıyor. Ölçümleri ve kontrolleri uzman doktorlar tarafından yapılıyor ve bu doktorlar periyodik olarak sizi değişimler ve yediklerinin etkisi konusunda bilgilendiriyor. Özellikle çocukların olumsuz bir şekilde etkilendiğini savunan filmin anavatanı ise obezitenin en büyük problemlerden biri haline geldiği Amerika (!).

Amerika'da sigaradan sonra en büyük 2. ölüm sebebi olarak gösterilen fast food yiyecekler için, her gün 4 Amerikalıdan biri bu restoranları ziyaret ediyor.

2004 yılında yayımlanan bu filmin ayrıca, Kuzey Amerika'nın en çok hasılat elde eden 3. belgesel filmi olduğunu da eklemeliyiz.

Demem o ki, başta yalnızca kilo vermek için kesmiş olduğum fast food'u mümkün olduğunca hayatımdan çıkarmaya karar vermemi sağlayacak kadar başarılı bir belgesel olmuş kanımca.
Yani asıl amacına ulaşmış görünüyor.

İzleyin, izlettirin derim ben.
İyi seyirler

27 Nisan 2011 Çarşamba

Dondurmam Kaymak

                                   Dondurma konusunda kendimden geçmiş durumdayım dostlarım.

 Rüyamda bile, çocuğun birinin boğazına bıçak dayayıp, ''Bana dondurma almazsan boğazını keserim'' dediğimi biliyorum son zamanlarda. Bunda diyette olmamın ve yiyeceğim en az kalorili tatlının dondurma olmasının payı da yadsınamaz tabii.

Peki, hepsinde olduğu gibi ben yine bu şeyin nereden nasıl geldiğini merak ettim.
 Temel olarak sıcak yaz günlerinde soğuk bir şeyler yiyip içme isteğiyle birlikte insanlarımız, bulundukları kentin yüksek dağlarında her daim var olan temiz karları yemesiyle başlamış canım dondurmamın serüveni. Sonradan bu karların üzerine pekmez, reçel şeker dökerek yemeye başlamışlar ve günümüz dondurmasına ilk adım da böylece atılmış.


Yine Çinliler
Evet dostlarım, her haltı yapan Çinli dostlarımız, bundan da geri kalmayarak, bildiğimiz ilk dondurmayı üretmişler. Dondurma konusunda, Çin'den Avrupa'ya uzanan yolun, Arap yarımadası üzerinden Sicilya'ya gittiğini ve İtalya'nın dondurma geleneğini Marco Polo'ya değil, buzlu şerbetlerini bu ülkeye getiren Araplara borçlu olduğunu iddia edenler var. Ancak temelde Marco Polo'nun bu görevi, başarıyla yerini getirdiğini söylemek mümkün.

Ardından Floransalı bir asilzade olan ( Catherine de Medici) Fransa Kralı II Henri ile evlendiğinde, kendi damak tadını aşçıları sayesinde ilk olarak Fransa'ya taşımış, oradan da bütün dünyaya yayılmasını sağlamış.

İyi ki de sağlamış canım Ketrin <3
Sen olmasaydın ben ne yapardım .

Laf Salatası

Selamlar efendim,
 Diyette olmam sebebiyle bu postum şu sıralar beni en çok ilgilendiren bir tat ile alakalı olacaktır.
Salatalar
Öncelikle nereden geldiği, ilk kimlerin yaptığı konusunda bir şeyler söylemek isterim. Bu konuda baya bir kitap karıştırdım ve sonuç olarak genelde 2 söylentinin olduğunu gördüm. İlk salatanın Fransa'da mı yoksa İtalya'da yapıldığı konusunda henüz kesin bir sonuca varılamamış. Ama çelişki olmayan bir şey var ki o da salatanın isminin nereden geldiği. İlk salatalar basit malzemeler ve bol tuzla yapıldığı için Latince tuzlanmış anlamına gelen ''Salad'' ismi uygun görülmüş bizim diyet listelerinin şahına. Yine o hepimizin bildiği ve ve Jül Sezar'la bir alakası vardır herhalde   diye düşündüğümüz ''Sezar Salata'' da aslında zannettiğimiz gibi değil. Ceaser Cardini isimli Meksikalı bir restoran sahibinin artık malzemeleri değerlendirmek için ortaya çıkardığı bir çeşit. Ya da bizim ''İtalyan Salatası'' dediğimiz, mayonezli salamlı salatadan sevgili İtalyanların haberi ile yok. Ve yine İtalyan çıkışlı bildiğimiz ''Makarna Salatası'' da aslında Amerikalıların bir icadı.
Salatayı salata yapan bir başka şeyse bana kalırsa nar ekşisi. Biberona falan koyup verin, içeyim, öyle seviyorum. Yok tamam abarttım ama çok güzel yani. Şu diyet zamanı salatayı yenilebilir kılan nadide soslardan diyebiliriz.Aslına bakarsak biz Türklerin limon yağ tuz üçlemesine benim hiç sevmediğim -dürüst olucam nefret ettiğim- sirkeyi de eklemek mümkün. Ve bu konuda da Fransız kardeşlerimizin bir sözü geliyor hemen aklıma ''Zeytinyağını cömert, sirkeyi cimri, tuzunu da bilge biri koymalı salatanın''
( Ee limon nerede diye çok düşündüm dostlarım zamanında, yormayın kendinizi)
Salatanın ana malzemesinden bahsedelim biraz da. Kıvırcık, marul, göbek salata en yaygın olanları ülkemizde. Bir de şu son zamanlarda popülerleşen ''Lolorosso'' var tabi.

Bizim dilimize göbek salata olarak geçmiş olan , Kaliforniya kökenli bu salatanın asıl ismi ise Iceberg.

Bir de roka var- ki ben hiç sevmem- onu da coğrafya sebebiyle Türkiye, Yunanistan ve İtalya dışında pek bilen yok.


Aslına bakarsak evrensel yemek mitolojisinde salata ''dişi'' sayılır. Rengi beyazın ve yeşilin karışımı- özde- taze, dantelimsi, kibar ve nazik. Kırmızı yerine beyaz şarabı çağrıştırır.

Salataya eklenebilecek alternatif bir çok şey vardır aslında. Yanında sunduğunuz yemeğe göre sarımsak eklenebilir ve bu gerçekten salatanın bir yardımcı yemek olmaktan çıkmasını sağlayabilir. Ya da maydonoz ve dereotu da salatayı şenlendirebilecek güzel bir seçim olabilir.


Bir de ''Her boka maydonoz olmak'' diye bir deyim vardır ki , bizim her yemeği süslemek için kullandığımız yegane bitki maydonozun, sosyal yaşamdaki karşılığı daha net verilemezdi kanımca.

Annem her akşam yemekte ''Kızım salata da ye'' derdi ben küçükken ve salatanın en lezzetli yerinin sonda kalan o bütün tatların yağ, limon ve tuzla birleştiği yer olduğunu iddia ederdi. Evet kabul etmeliyim ki gerçekten de sonu en güzel yeri oluyor hep salatanın, tabii ki suyunu doğru düzgün süzdüyseniz sebzelerinizin ve dipte kalan sadece sos ve sebzelerinizin tadı olduysa.
Annem artık ''Kızım salataya da uzan'' demiyor. Mutasyona uğradık. Artık ''Kızım bir tek salatayla olmaz, şu kurufasülyeden de al azcık'' diyor.
Bense salata yedikçe hambuger ve patates kızartmalarını lapur lupur götürdüğüm günleri yad ederek ''Ne zorun vardı o kadar yiyecek? '' diye kendi kendime sayıklayıp duruyorum.

Saygılar efendim

3 Nisan 2011 Pazar

Çikolata üzerine

        Çikolata sarılmak gibidir benim gözümde, en ihtiyacın olduğunda nasıl alır içindeki endişeyi korkuyu içten bir sarılma, çikolata da öyle etkili işte . Hangimizin aklına gelmez ki en moralimizin bozuk olduğu zamanda alıp Nutella kavanozunu, en depresif şarkıyla yatağa gömülmek. En can dostun o an telefonda seni teselli etmeye çalışan arkadaşın değil de çikolata olur bi anda. Yargılamaz seni, sadece mutlu etmeye odaklanır. Sormaz sen hüngür hüngür ağlarken ''Nooldu, hadi anlatsana'' diye. Kavanoza sarılıp uyumak istediğin bile olabilir...


Sarılmaksa bir insana verilebilecek en güzel hediyedir benim gözümde, içten  olduğu sürece...

Bu yüzden bu aralar sık sık sarılıyorum sevdiklerime, çünkü bir insana beden dilinizle, onu ne kadar sevdiğinizi belli edebilecek başka bir şey olduğuna inanmıyorum henüz.


Sevgiler

27 Ocak 2011 Perşembe

Ayşe Tüter'e Saygılarımla (:

Merhabalar efendim,
   Bu sefer ki yazımda yemekle ilgili yararlanabileceğiniz ne gibi kaynaklar var, nereye giderseniz ne öğrenirsin? Bunlardan bahsedeceğim. D&R'a gidip elinde Ayşe Tüter'in dergisiyle çıkmak istemeyenlerin nerelere bakması gerektiği konusunda biraz olsun bir şeyler söyleyeceğim (:
Öncelikle bloglardan bahsedelim. Benim özellikle çok severek takip ettiğim ve dünya çapında da oldukça bilinen, büyük başarılar elde etmiş bir blog hakkında bi kaç şey söylemek isterim. http://cafefernando.com Yalnızca yemek tariflerini bulmadığınız, yazılarını muhteşem görsellerle süsleyen, tarifini verdiği yemek hakkında sizinle güzel güzel sohbet eden ve dünyadan da yemekle alakalı haberlerden sizi mahrum bırakmayan oldukça başarılı bir blog. The Times gazetesinde dünyanın en iyi 50 yemek blogu arasına girmiş, 2008'de Altın Örümcek En İyi Blog Ödüllerinde 1.'liği kapmıştır. En son olarak da Saveur dergisinde ''Yılın En İyi Yemek Odaklı Seyahat Blogu'' seçilmiştir. Bu kadar ödül bu kadar başarı da boşu boşuna değil emin olabilirsiniz. Bir göz atarsanız bu kadar övmemin yersiz olmadığını siz de farkedeceksiniz. Özellikle Devil's food Cake yazısına bakmanızı şiddetle tavsiye ederim (:
İkinci olarak http://facefoodbento.blogspot.com/'dan biraz bahsetmek isterim. Bu blogda en çok ilginizi çeken şey kullanılan görseller oluyor. Öyle ilginç yemek görsellerine rastlıyorsunuz ki, neyin ne olduğunu okuyayım derken bir de bakmışsınız 3 saat geçmiş bile. İlk sayfada rastladığınız Dragonfish Centerpiece isimli balık da bir yemek için sunumun ve görselliğin ne denli mühim olduğunu bize gösteriyor. 2. sırada oyuncak sushi görünümlü yiyeceklerin nasıl yapıldığına dair tarif veriliyor fakat ihtiyacımız olacak şeyler; blogun yabancı olmasından, ''Öğle yemeğinizde 132 gram  yabanmersiniyle 58 gram yoğurt ideal olacaktır. '' diyen diyetisyen misali , bulunması biraz zor şeyler oluyor. Ama verilen tarifleri yapamayacak olsak bile o görseller için bir göz atmaya değer (:
Bloglar arasında son olarak bahsedeceğim de http://afiyetbalseker.blogspot.com/. Bay Afiyet ve Bayan Bal Şeker ismiyle rastlayacağınız bu blog; daha çok gezip gördükleri yerlerdeki doğal, lezzetli, kaliteli yemek yapan mekanlardan bahsediyor. 10 sayfalık makale havasına girmeden oldukça akıcı ve dikkat çekici bir biçimde yeni yerleri anlatan bu blog her akşam evin 50 metre ilerisindeki cafeye, bara gitmekten sıkılmışlar için birebir (:
Bunların dışında yemekle ilgili göz atabileceğiniz bikaç site daha var ama aradığınız şeyi bulma olasılığınızın en yüksek olduğu yer http://www.gurmerehberi.com .Biraz daha Cordon Bleu havasında, yemek pişirmekten çok ne yapıp ne yediğini bilmen konusunda yardımcı, genel kültüre büyük katkısı olan oldukça yararlı bir site. Bence  (: Özellikle ''Yemek kültürü'' sekmesinin altındaki ''Bilinmeyen Tatlar'' bölümünün en çok ilgimi çeken yer olduğunu söyleyebilirim.
Yazılı basında da başvurabileceğiniz en iyi iki kaynak Gastronomi ve Food&Travel. Gastronomi; yazılı basın günden güne popülaritesini yitirirken; hedef kitlesine ilk elden ulaşan oldukça başarılı bir dergi. Food&Travel ise biraz daha gezip görelim konseptiyle biçimlenmiş yeni yerler yeni tatlar deneyelim fikrindeki insanlara hitap eden profesyonel olmasa da magazin dergisi okumaktan size daha çok şey katabilecek bir kaynak.
Kitap olarak benim için bir numaralı yemek kültürü kitabı belki de hocam olması sebebiyle Murat Belge'nin ''Tarih Boyunca Yemek Kültürü'' isimli kitabı. Tekrar tekrar okuduğum ve her defasında kaçırdığım bir şeyler olduğunu farkedip yeni bir şeyler yakaladığım 0 tarif %100 bilgi mantığında ilerleyen çok güzel bir kitap. Tabi ki popüler kültürün bize empoze ettiği Jamie Oliver tadındaki kitaplardan biraz daha farklı olduğunu kabul etmek gerekir.
Julie&Julia ise bu konuda izleyebileceğiniz ''bence'' en güzel film. Julia isimli bir aşçıdan esinlenerek kendi tariflerini yapıp blog yazmaya başlayan Julie isimli bir kadını anlatıyor. Hiç sıkılmadan izleyebileceğiniz ve bittikten sonra mutfağa gidip yemek ''yaratmaya'' kalkışacağınız, esin kaynağı olabilecek (!) bir film (:  İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
İşte böyle sevgili dostlarım kısaca bile olsa yemekle ilgili başvurabileceğiniz ve güzel vakit geçirebileceğiniz bikaç kaynaktan bahsetmeye çalıştım. Umarım işinize yarayacak bir şeyler söyleyebilmişimdir.
Afiyetle kalın... 
Ne yediğinizi öğrenmeyi unutmayın...
 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Abla, gelirken fon kartonu almayı unutma .

Tamamen içimden gelenleri yazmak istedim bu sefer. Bilmiyorum bağlanır mı yemeğe ama umrumda değil. Şuan kulaklığımdaki müzik çok güzel. Regina Spektor- The Call. Bir de Hero var ki ... Etrafımdaki insanlar da öyle, bulunduğum yerden o kadar memnunum ki hayatımda ilk defa işten çıkmak için dakika saymıyorum. Burada mutluyum ben, herkes mutlu, çünkü çıkar olmadan da insanların sevilebileceğini öğrendim. Çıkar olmadan da sevilebildiğimi öğrendim desem daha doğru. Ve eğleniyorum burada, sürekli şarkı söyleyesim var bu aralar... Yürürken sesimin güzelliğine (!) rağmen bağıra bağıra şarkı söyleyebiliyorum. Kardeşimi seviyorum çünkü ona aşığım. Uyurken saatlerce onu izliyorum ve heyecanlanıyorum. Söz vermiştik birbirimize büyüyünce evlenmeyeceğiz kimseyle beraber yaşlanacağız diye. Beraber uyuyoruz. Beni sevdiğini o kadar derinden hissediyorum ki kardeşimin, sürekli sarılıp öpüyor mesela, bu öpmekten ve öpülmekten nefret eden birisi için çok özel bişiy. Sonra beni en kolay ağlatabilen düşünce; kardeşimin hayatımdan çıkması. Sabahları beni öperek uyandırıyor, böyle bir mutluluk var mı? Sonra sırdaşız. 10 yaşındaki biriyle sırdaş olmak mükemmel, dürüstçe söylüyor herşeyi. Beraber yaptığımız ödevlerim bile var. Heyecanlı ve hevesli. Beni hayata bu kadar bağlayan başka birşey olabilir mi diye düşünüyorum. Emir'e sarılıp ağlamak dünyanın en güzel şeyi . Çünkü o dünyanın en mükemmel çocuğu, sizi avutuyor. ''Abla nolur ağlama'' demesi bile daha fazla ağlamam için yeterli. Bu duyguyu biliyor musunuz?  Mutlu olmak çok mühim bişey, hayatımdaki herşeyden ve herkesten mutluyum. Okulumu, işimi, ailemi, sevgilimi herbişeyi seviyorum ama en çok kardeşimi seviyorum ve bu akşam benden profiterol istedi. O'na profiterol alacağım diye bile heyecanlanabiliyorum ...

16 Aralık 2010 Perşembe

Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane...

Selamlar efendim;
 İngilizceye kafayı takmış durumdayım. Anlıyorum ama konuşamıyorum klişesinin biraz ilerisinde sayılabilirim. Fakat bu iş pratik olmadan yani gidip bir yurt dışı görmeden olmuyor dostlarım, ben de en yakın arkadaşlarımdan biriyle gittim bir work and travel şirketine kayıt oldum. Fakat oraya gitmeden önce azcık kendimi alıştırmam lazım ki orada şappadanak kalmayayım. Ben de hemencecik yabancı arkadaşlar edinmeye karar verdim.
 Günlerden bir gün dersten çıktım, elimde gazetem şööyle sıcacık bi köşe arıyorum Santral'de. Çıktım So Cafe'nin üst katına, bir kız 3'er kişilik karşılıklı koltukta tek başına oturuyor. ''Oturabilir miyim?'' dedim. ''Sure'' dedi. Aha dedim Erasmus Öğrencisi (: Gittim karşısına oturdum. Dedim ki '' Türkçe öğrenmek ister misin?'' Bekliyorum ki ''Aa evet '' falan gibi bi cevap versin. ''Ben zaten Türkçe dersi alıyorum ki '' dedi. Bi an duraksadım, sonra ''Canım benim bu dil işi pratik yapmadan olmaz gel ben sana Türkçe pratikte yardımcı olim, sen de bana İngilizce pratikte'' , onun da kafasına yattı bu fikir, önce telefon numaralarımızı aldık sonra facebook'tan ekledik birbirimizi ve uzun uğraşlar sonucu ortak bi boş vakit bulup buluşabildik. Kız Hollanda'lardan buraya gelmiş gidip Burger King yenmez, ben de mantı tavsiye ettim ama pek aç olmadığımız için atıştırmalık gözleme yedik. Ardından dedim ki ''Hiç Türk Kahvesi denedin mi?'' ''Hayır'' diyince şaşırdım, ''Buraya gelip Türk Kahvesi denemeden gitmek olmaz'' dedim . Gittik Taksim'deki Ada Cafe'ye. Bilenleriniz vardır mutlaka, Tünel'e doğru inerken sağda kalan koskocaman bir restoran/cafe. Bir tarafı tamamen kitaplarla doldurulmuş süper bir yer. Gittik kahvemizi söyledik, dedim ''Hem fal bakmayı da denerim sana'' Baya ilgisini çekti. Başladık kahvelerimiz beklemeye.
   Geçtiğimiz yazılarda da söylediğim gibi baya uzun bir süre Starbucks'ta çalıştım. O yüzden kahveyle ilgili iyi kötü bir şeyler biliyorum. İlk kahveler hepimizin de bildiği gibi Yemen'den getirilmiş. Yemen'de kahve uzun zikir geceleri için uyarıcı olarak kullanılıyormuş. Sonra 1550'li yıllarda iki Suriyeli tüccar tarafından (Bu bir efsane, birçok farklı fikir var bununla ilgili) Osmanlı'ya gelen kahve, ilk kahvehanenin de açılmasıyla kültürümüzün önemli bir parçası olmaya ilk adımını atmış oluyor. Türkler tarafından göğüm  ve cezvelerde hazırlanarak yeni bir tat elde etmesiyle de Türk Kahvesi adını alıyoor. Demin bahsettiğim ilk kahvehane Tahtakale'de açıldıktan sonra hızla yayılmaya başlıyor.
    '' Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane'' lafı gerçeği yansıtsa da şöyle güzel bir muhabbetin yanında bol köpüklü bir Türk kahvesine kolay kolay hiçbirimizin hayır diyemeyeceğini biliriz. Ben de bu güzel geleneğimizi Hollanda'lı arkadaşım Iva'ya tattırdıktan  ve sallamasyon bir de fal bakıp tesadüfen doğru şeyler söyledikten sonra kalktık. Şimdiyse sırada aç bi şekilde annemin yanına gidip Iva'ya sarma ve mantı tattırmak var. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler, biz de sevgili Erasmus arkadaşımla umuyoruz ki kırk yıl sürebilecek bir dostluğun ilk adımını atmışızdır.
Sevgiyle ve afiyetle kalın dostlarım (:

14 Aralık 2010 Salı

Cook with Passion

Yemeği bu kadar çok sevmem her zaman arkadaşlar ve aile arasında dalga konusu olmuştur (: Fakat benim asıl anlatmak istediğim , ben sadece yemek yemeyi değil, yemek yapmayı, yemek kültürünü öğrenmeyi, farklı lezzetler denemeyi, yemekle ilgili şeyler okumayı seviyorum. Ben gidip bir moda dergisi almaktan haz duymuyorum, Food&travel daha ilgi çekici geliyo bana ya da dans kursuna yazılmak istemiyorum, en büyük ideallerimden biri MSA diploması alabilmek. Ben bu okuldan mezun olduğumda yapacağım işin kıyısından köşesinden yemek denemekle, yemek öğrenmekle alakalı olmasını istiyorum. Murat Belge'nin kitabını okurken dünyayla ilişkim kesiliyor adeta. Her ne kadar ''Yemek yapmak kadınlara bırakılamayacak kadar mühim bir iştir'' dese de ben yine de gün gelicek ve onun fikrini değiştirebileceğime inanıyorum. Çok yemek değil kaliteli yemek önemli olan.
  İnsanlar aç, Afrika'da bir parça ekmek için mücadele eden insanları görüyoruz. Ya da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun leşini bekleyen akbabayı çektikten sonra intihar eden fotoğrafçıyı. Bunları düşündükçe bir tarafımız içten içe, kimseye bahsedemediği bir vicdan azabı duyuyor elbet fakat eğer ki yapabileceğimiz bir şey varsa ve biz yapmıyorsak o zaman o vicdan azabını hak ediyoruz demektir.
 Herkes farklı bir şeyle mutlu olur. Bense en temel ihtiyaçlarımızdan birisinin en büyük mutluluğum olduğunu keşfettim. Bu konuda ne kadar farklı şey yaparsam ve ne kadar geliştirebilirsem kendimi o kadar zevk alacağım yaşamdan.Yiyin ama sadece yemekle kalmayın yediğinizi  keşfedin...
  Afiyetle kalın...

22 Kasım 2010 Pazartesi

Yemek yemek kadar güzel olan başka birşey varsa o da yemek yapmaktır .

 Selamlar efendim,
   Evet yemek yemek güzel yemek yapmak da öyle, tabii ki bu hergün için bir zorunluluğa dönüşmedikçe... Bazen ders çalışmaktan sıkılıp, mutfağa geçip dinlenmek için yemek yapmaya kalkıştığım olmuştur. Yine böyle günlerden birinde gittim markete aklımda hiçbirşey yokken, rafları karıştırırken soya soslu tavuk yapayım bakim nasıl olacak dedim. Soğan aldım, sarımsak, soya sosu, tavuk falan geldim eve,Soya sosu soya fasulyeleri kavrulmuş tahıl su ve tuzdan yapılmış fermante bir sosmuş ve genellikle Doğu ve Güneydoğu Asya mutfaklarında kullanılırmış. Zaten soya sosunun ana vatanı Çin mutfağı hepimizin tahmin edeceği gibi fakat bununla birlikte Batılılar da soya sosunu yaygın olarak kullanırlar. Ancak şöyle yanlış bir kanı var ki soya sosu adında soya olduğundan sanıldığı kadar sağlıklı değildir.Gerçek soya sosu tamari adı verilen ve hazırlanması oldukça zor olan bir sostur ki onu da Türkiye'de bulamıyoruz ne yazık ki..
  Neyse ben marketten aldığım ve yetinmek zorunda olduğum soya sosumun hevesiyle başladım soğanları doğramaya hüngür hüngür ağlıyorum bi yandan da, kardeşim geldi ''Abla noldu?'' diye annemin verdiği cevap ise akıllara zarar ''Bırak oğlum ağlasın rahatlar'' (: önce soğanları halka halka doğrayıp çok az zeytinyağıyla pişirdim ve evet resmen pembeleştirdim hatta kahverengileştirdim. Ardından tavukları julyen usülü doğrayıp tavaya boca ettim, ben soğan sevmem ama bu da soğansız yapılmazmış, neyse başladım pişirmeye . Ardından sarımsak rendeleyip koydum az bişey karabiber, çarliston biber falan derken sıra geldi soya sosunu eklemeye, neyse onu da halledip kapattım kapağını tavamın, buharıyla pişsin diye. Nasıl heycanlıyım anlatamam, sanki ilk defa yemek yapıyorum. Sofrayı bir güzel kurdum efendim kadehler en temiz örtüler falan. Sonra annemle oturduk masaya. Oo annemin övgüleri dillere destan, görende Cordon Bleu'ya kabul edildim sanacak. Herhaldebunu sık sık tekrarlayayım diye yaptı (: Canım benim <3 Ama yine de öyle güzel bir duygu ki senin elinden çıkan birşeyin iştah ve afiyetle yenilmesi, annemin neden bir ''Eline sağlık''a bu kadar çok takıldığını anladım. Siz de her masadan kalktığınızda annenize ''Eline sağlık'' demeyi unutmayın ve hatta mümkünse yemeğini bol bol övün. Ne kadar önemli birşey yaptığınızı daha sonra anlayacaksınız ...
 Afiyetle kalın

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Grande Latte lütfen ..

      Son birbuçuk senemdeki her akşamımı geçirdiğim Starbucks Suadiye . Çalışmanın tadını keşfettiğim ilk yer, kahve sınavlarım, hedef tutturma çabalarımız, su savaşları ve mükemmel yiyecekleriyle kahveleri... Bu seferki yazımda da bahsedeceklerim bunlar olacak zaten. Öncelikle kahve uzmanlığı sınavından söz edeyim biraz, tüm yöresel kahveler, kahvenin işlenme süreci  kısaca kahveyle alakalı herşey üzerine bir sınava giriyoruz, o sınavdan 80 ve üzeri puan alırsak ''Kahve Uzmanı'' oluyoruz. Normalde bu sınava daha çok full time olup yükselmek isteyenler giriyor fakat ben de bi şansımı deneyeyim belki olurum dedim ve şans yüzüme güldü sınavdan 82 alarak ''Coffee Master'' oldum. Şimdi sor nerdeyse herşeyi unuttum (: Ama kesinlikle tavsiye edebileceğim iki yöresel kahve var ki, biraz tatlarına alışınca gerçekten aradaki farkı anlayıp bırakamayacaksınız. Verona ve Kenya (: Yoğun kahveyi seviyorsanız kesinlikle bayılırsınız. Ama kahveden çok asıl bahsetmek istediğim Starbucks'taki yiyecekler.
     İlk önce eğer ki karnınız Starbucks'ta doyurmak istiyorsanız seçmeniz gereken şeylerden biraz bahsedeyim. Mantara karşı bir antipatiniz yoktur umarım, çünkü eğer ki Fiesta denen o mükemmel sandviçi denemeden giderseniz kendinizi yaşamış saymayın. (abartmadığıma emin olabilirsiniz) Çavdarlı panini ekmeğinin arasında tavuk, mantar ve kaşar rendesi var, birazcık da baharat. Onu bir de ısıtıyorlar içindeki kaşar eriyor, eriyor eriyoor ben de eriyorum (: He bu arada ufak bir not fiestayı kibarlık yapıp çatal bıçakla yemeye kalkmayın, rezil olabilirsiniz ((: Kocaman bir sandviç zaten doymamanız imkansız ama eğer derseniz ki benim midem o kadar büyük değil biraz daha ufak birşeyler tavsiye et, sebzeli wrap (: Ben zaten tortilladan yapılmış herşeye bayıldığım için sebzeli wrap benim için bir fenomen !
  Şimdi gelgelelim tatlılara, aah ahh (: Kesinlikle Berliner en güzeli en özeli. Zaten bildiğimiz Alman donut olarak bilinen berliner gerçekten ilk işe girdiğimde abartısız her gün yediğim mükemmel ötesi bir tatlı, içinde nutellamsı bir çikolata , dışı donut hamuru, üzerinde de çikolatayla süsleme, nasıl canım çekti şuan (: Bir de Starbucks browni var ki akıllara zarar, birgün onu yemekten mide fesatı geçireceğim kesin, hem çok yağlı hem çok kalorili hem çok yoğun ama anlatılamaz bir şey hele de ısıtılınca... Şuana kadar yediğim en güzel browni diyebilirim kendisi için. Ama dikkat yaklaşık 550 kalori kadar (: Olur da Starbucks'a gittiğinizde diyette olursunuz falan en müsait tatlı Bella Vista, bu tatlı pek güzel ve yalnızca 254 kalorii (:
 bu arada içecekler için de küçük bir tavsiye sıcak çikolatanızı bir de ahududu şurubuyla deneyin derim ben, kesinlikle pişman olmayacaksınız..
  Bu ayın sonunda çıkıyorum sevgili işyerimden, artık gidersem ayda yılda bir müşteri olarak giderim en fazla ama orada geçirdiğim iyi kötü birbuçuk senemi ve yiyeceklerini asla unutmayacağım..
  Sevgiyle ve lezzetle kalın dostlarım

24 Ekim 2010 Pazar

İnsanın başına ne gelirse, fazla meraktan gelirmiş .

 Paella'yla ilgili yazımda bahsetmiştim deniz ürünlerine karşı olan hassasiyetimi... Fakat ben, yeni şeyler denemeye olan merakımdan ölecek olan ben, dedim ki ''Yani bunları yemekten kimse ölmedi, ben de yiyeceğim. '' İzmir'den en yakın arkadaşlarımdan biri geldi, O'nu ne zamandır götürmek istediğim bir yer vardı, sonunda kısmet oldu gittik oraya. Geçen seferlerde gittiğimizde hep heveslendiğim ama sonra cesaret edip de yiyemediğim ''Deniz ürünleri salatası ve makarnası''  çarptı gözüme yine menüde. Dedim Gülru'ya ''Hadi yiyelim. '' Gülru böyle şeylere pek meraklı, dediğime dünden razı ''Tamam'' dedi. Pek hevesliydim aslında fakat deli gibi aç olduğumdan korkuyodum da yani ''Ya beğenmezsem '' diye. Neyse siparişi verdik, geldi makarnalar. Kalamar, somon, karides, yengeç... Ben ki annemin hamsi tavalarıyla büyümüş, midye dolmayı bile 18 yaşında anca keşfedebilmiş olan insan, garipsedim başta önümdeki ilginç hayvanlarla dolu tabağı. Neyse başladık yemeye. Kötü değildi fakat çok güzel olduğunu da söyleyemeyeceğim, hele aç bir mideye hiç de iyi gitmiyor. Üç çatal aldım, dört çatal aldım dedim daha fazla yiyemeyeceğim ben bunu, zaten kremalı olduğu için pek bi ağır, midem altüst oldu yeminle.. Ee kaldım aç, naapıcam?! Bir de ilaç içmem gerekiyo ki saati bile geçmiş baya. Dedim ''Arkadaşlar siz azcık oturun, ben doğru düzgün birşeyler yiyip hemen gelicem'' , gittim mis gibi Kızılkayalar'da ıslak hamburgerlerimi yedim, ilacımı da içtim, rahata erdim. Yeni şeyler denemekten vazgeçecek miyim? Hayır tabii ki, o kadar şey denedim arada bir bu fiyasko çıktı (ki Gülru makarnaya bayıldı <3). Fakat bundan sonra sanırım deniz ürünleriyle olan tek alakam midye dolma yarışları, ton balıkları ve annemin hamsi tavaları olacak...

  Sevgiler